25 Ocak 2016 Pazartesi
Beni sorgulayan ajanlar ne dedi?..

3 defa ölüm tehlikesi atlattım!

Aşağı yukarı 1 yıl kaldınız orada. Haliyle birde ramazan ayı gördünüz. Ne yaptınız ramazanda? Oruç tutabildiniz mi, müsaade ettiler mi?

Ramazan günleri orada 2 saat daha uzun oldu. Saat farkından dolayı. Ama tuttum şükür ve orada tuttuğum orucumu, ‘nazar boncukluk’ derler ya bende öyle düşünüp bir kenara koyuyorum. Hepsi güzeldir ama bu orada bulunduğum ruh halimden dolayı daha bir başka benim için. Müdahalede etmediler onlar orucu şöyle algılıyorlar. Su içip, yemek yememek veya yemek yiyip, su içmemek gibi.. Bu da beni şaşırttı. İslam kültürünü iyi bilmiyorlar Almanlar…

Sağlık probleminiz yok muydu, veyahut da orada içerisinde bulunduğunuz şartlar sizi düşündürmedi mi?

Vardı… Hatta sonradan dışarıdan tutuğumuz Türk avukatım, "Siz burada esirsiniz hepsini tutmayın sağlığınız açısından da böylesi uygun olur burada iken ” diye uyarsa da, ben o yaşıma kadar böyle birşey yapmadığım için tuttum. O zahmet arasında benim için Rahmet oldu…

Sağlık dedik de… Sağlık problemleri yaşadınız mı hücrede kaldığınız aylar boyunca? Alman Hapishane yetkilileri sağlığınıza bir mahkum olarak yeterince ilgi alaka gösterdiler mi, kontroller vesaire konularda?

Tansiyon hastasıyım, bu yüzden tansiyonumun sık periyotlarda ölçülmesi gerekiyordu. Sinüzit ile karıştığı için daha farklı tehlikeler olabiliyordu. Bir şey hissettiğimde doktora götürmeleri için müracaat etmemi istiyorlardı. Ettiğim de de en az 5-6 gün sonraya gelecek şekilde randevu veriyorlardı. Düşününsene ölebilirsiniz tansiyon hastasısınız ve bunu biliyorlar yine de size böyle muamele yapıyorlar. İlgi midir bu siz karar verin…

Gardiyan bana bakıp: "Allahu ekber, Allahu ekber” diyordu…

İyi de, böyle riskli bir durumda, bir tehlike atlatmadınız mı? O kadar geç randevu veriliyorsa?

Tabii atlattım… 3 defa ölüm tehlikesi atlattım… Beni baygın halde bulmuşlar hücremde. Betona bırakmışım kendimi artık nasıl olduysa o hal, bende bilmiyorum. O zaman hemen bir defaya mahsus olmak üzere tansiyonumu ölçmeye hemen geldiler. O zamanda büyük tansiyon 9, küçük tansiyonum da 5.5 çıkmış idi. İşin ilginci bundan sonrada aynı muameleyi göstermeye devam ettiler… Bu yüzden artık o hallerini görünce, eskisinden daha sık kelimeyi şahadet getirmeye başladım. Umudum yoktu onlardan yana. Bir de beni oradayken Almanların bu şekilde de olsa ölmeme müsaade edebileceklerini dahi düşündüm. O güne kadar Türkiye’de bazı zamanlar -geçmişe dönük olarak söylüyorum bunu- birçok sıkıntı ile karşı karşıya gelmeme rağmen hiç böyle bir düşünceye kapılmamıştım.. Hiç böyle zorda kaldığımı hissetmemiştim, o duygular beni ülkemde iken ne kadar zorlukta olsa hiç bu kadar sıkıştırmamıştı. Orada bu hali görünce bu bir ‘Gestapo’ uygulaması dedim içimden…

Üzücü olmuş… Orada çok ilginç bir anınız oldu mu, hepsi ilginç aslında bu anlattıklarınızın ama daha özeli…

Saç sakal traşı yaptırmıyorlar orada… 9 Ay boyunca ve mahkemeye çıkıncaya kadar traş olmam engellendi. Basına da, fazlaca bu halimi tasvir eden bazı resimlerimin pek yansımadığını düşünüyorum. Hatta bir süre sonra beni artık saçlı-sakallı gören bir hapishane yöneticisi gardiyan artık her gördüğünde yüzüme bakıp; garip bir ruh haliyle "Allahu ekber, Allahu ekber” diyordu…



Enteresan… Sizce neden öyle birşey yapıyordu ki?

Biliyorsunuz medya da İslami görünen örgütler, ya da gruplar bir eylem ya da bir şey yaptıklarında hemen ön planda o görüntü verilir; hani yakalanınca ya da diğer türlü hallerdeyken ; "Allahu ekber, Allahu ekber” derler zafer işareti vb sembollerle görünürler ya… İşte o görüntülerin Alman zihniyetindeki yankısı, tezahürü, o gardiyanın bana olan bu tavrı da bundan ileri geliyor belki de…

İsviçre’den gizemli birisi ziyaretime geldi, dedikleri çok şaşırttı!

Ziyaretinize gelen giden oldu mu, Almanya’da Türk çok, onun için soruyorum bunu. Bir de en ünlü Alman gazete ve dergileri biraz farklı bakış açısıyla da olsa sonuçta haber yaptılar sizi, belki Türklerden duyan olmuştur hani. Bir kısmını ben de okudum burada, haber bültenlerimize yansıdığı kadarıyla...

Evet, bir bey geldi dışarıdan ziyaretime. İsviçre Büyükelçiliğimizin kendi bünyesinde değil de dışarıdan hizmet aldığı bir hukuk danışmanıymış kendileri. Cezaevi günlerimin ilk haftası içerisindeydi zaman dilimi olarak. Bu kişinin sözleri beni hem üzdü, hem sevindirdi, birazda ferahlattı aslında. Bana demişti ki: "Taha Bey burada aşağı yukarı 8-9 ay mahkemeniz hiç görülmez. Bu sürenin sonunda 3-4 ay da mahkumiyetiniz olabilir. Şayet çok çok önemli bir delil bulamazlar ise aşağı yukarı bu 1 yıllık sürecin sonunda ailenize kavuşursunuz. Bir ayı geçkin bir süre zarfında da bu hapishanenin şartlarına adapte olursunuz. Tek zorluk çekeceğiniz ay ramazan ayı olabilir demişti. Yukarıda dediğim gibi bu bilgiler beni hem üzdü, hem fikir verdi, hem de motive etti. Çünkü en azından bir takvim verdi. Bunu en azından düşünüyordum. Sürekli kalmayacaktım, en azından çok olağanüstü bir şey olmaz ise… Ve o şahsın dedikleri neredeyse bire bir çıktı, bu benim belki de en ilginç anım olacak. Ziyaretime ilk kızım geldi. Kızımdan sonra, dışarıdan beklemediğim biri olarak diğer tutuklanan arkadaşımız Göksel G’nin eşi hanımefendi geldi. Çok sevindim buna. Aylar sonra birini görmek, Bir Türk insanını görmek beni çok mutlu etti orada…

Sormadınız mı ,”Beni nereden tanıyorsunuz, sonra nereden biliyorsunuz tüm bunları, durumun öyle gelişeceğini, olacağını vesaireyi..” diye, o ziyaretinize gelen gizemli kişiye…

Ülkemi seven birisiyim. Sonuçta siz burada (Hapişte) bir Türk vatandaşı olarak bulunuyorsunuz. İlle de bir bağ arıyorsanız söyleyeyim; ”Sizde, bende T.C’nin vatandaşıyız. Birbirimize böyle durumlarda sahip çıkmaz isek, ne zaman çıkacağız” dedi. Ayrıca ben hukukçuyum, İsviçre konsolosluğuna da dışardan hukuki hizmet veriyorum, bu tür işleri bilirim, o yüzden böyle bir öngörüde bulundum” dedi…

Kızınız geldi yanınıza… İlk ne yaptınız, neler konuştunuz?

Tabii hüzün vardı ikimizde de… Sonra ona 3 aydır hiç haber alamadığım aklıma o esnada gelen herkesi; arkadaşları, dostları, neler olup bittiğini herşeyi sordum tek tek… O bir saatlik görüşmede…

‘Ufak bir işim var, onu halletmeden gitmem Konsolos Bey!’

Üzücü bir haber aldınız mı peki kızınızla olan o görüşmenizde?

Evet, maalesef… Eşimin ağır derecede şeker hastası olduğunu öğrendim. Çok üzüldüm. Benden sonra hastaneye yatmış 3 ay boyunca haberim olmamış… Çok üzdü bu durum… Çaresizliğiniz bu gibi durumlarda canınızı daha bir yakıyor… Kendiniz olsa metanetli olursunuz, ama çoluk çocuk bunlar ayrı bir sınav…

Geçmiş olsun yenge hanıma umarım daha iyidir şimdi… Peki, ilk çıktınız cezaevinden ne yaptınız?

Teşekkür ederim, tabii ki şu an daha iyice, ilgileniyorum yakinen. Cezaevinden çıktığım da beni dışarıda bekleyen arkadaşlar vardı… Sarıldık, tokalaştık… Onlara dedim ki; "Biraz bekler misiniz” ardından da bir ağaç vardı cezaevinin hemen yakınında, o ağacın yanına gittim, dakikalarca onu seyrettim… Sonra gittik…

Sonrası…

Konsolos Bey ağırladı, konsolosluğa gittik… Biraz dinlendikten sonra, "Taha Bey bir an önce ailenize kavuşun, sizi hemen bu gün Türkiye’ye yollayalım, Naci Korur Bey’de böyle olmasını arzu ediyor, ne dersiniz. Almanya’ya da bence bir daha gelmeyin ne olur ne olmaz, bunlar takmıştır size, başınıza bir iş açabilirler” dedi. Ben de kendilerine dedim ki; "Teşekkür ederim bu teklifiniz için ama bu gün olmaz konsolos bey, burada benim ufak bir işim var, onu halletmeden bir yere gitmem!”

Amanın derler ya… Ben de şimdi merak ettim bakın neden böyle dediğinizi… Çıkmışsınız cezaevinden, ne işiniz olabilir ki orada…

Sonra işimin ne olduğuna geldi mesele, Ben de dedim ki; "O beni tutuklayan Alman istihbarat ya da Federal Güvenlik güçleri var ya, işte onlarla kısa bir görüşme yapacağım. Bir çift laf söyleyeceğim işim bu, ardından da giderim” dedim…

Beni sorgulayan ajanlarla görüşeceğim ve…

Hayda… Ee, sonrasında…

Konsolos Bey de aynı sizin dediğiniz gibi bu sözcüğü kullandı, iki saate yakın da dil döktü, "Taha Bey bu olacak iş değil” diyerek ikna etmeye çalıştı beni… Fakat ben 3 gün daha kaldım orada. Sonunda bir şekilde ulaştım onlara ve randevu aldım. Sonra merkezlerine görüşmediler benimle. Yakın bir yerde randevu verdiler, orada görüştüm onlarla. Çok şaşırdılar bu sürecin sonunda bu hareketime.



Vallahi şaşırmayacak gibi bir hal değil ki.. Bende şaşırdım dedim ya yukarıda… Konsolos Bey’de hatta… Gittiniz tamam, ne konuştunuz, neler oldu orada peki?

Konsolos Bey’de siz de normal ve yerinde şaşırıyorsunuz, hayret ediyorsunuz da Sezai Bey, ben orada 11 ay boyunca suçsuz yere mahkum olarak hapis yattım hem de kötü şartlarda. Dünya ya bir "Bir Türk casus yakaladık” diye, beni ilan ilan ettiler. Ser Special ve Alman Focus gibi dünya da tanınan medya organlarında kurmaca, kurgu, hatta yalan bazı haberleri servis ettiler. Sağlığımdan oldum. İşimden, gücümden oldum. Ailemden dostlarımdan, arkadaşlarımdan ülkemden oldum. Tüm bunları yaşattıktan sonra da "Aaa, bir şey yokmuş yahu” deyip beni salıverdiler. Neden peki? Bir hiç yüzünden mi. Alman istihbaratının fiyasko bir operasyonu yüzünden tabii ki. İşte bu muameleyi bana reva görenlere, Alman Hükumetine ve hükumeti adına bu muameleyi gerçekleştiren o Alman istihbaratı ve diğer güvenlik birimlerinden bunun hesabını sormalıydım. Bir iki şey söylemeliydim. Bir daha bu fırsatım olmayabilirdi çünkü…

Ajanlara: "Ne oldu şimdi ha, hadi söyleyin bakalım!”

Evet, ilginç ve olağandışı bir nevi de haklı bir bakış açısı aslında.. Devam edin lütfen… Birde yalnız mı gittiniz onlarla görüşmeye… Korkmadınız mı hiç birde?

Hayır, hiç çekinmedim, bir arkadaşımı da aldım yanıma ihtiyaten birlikte gittik randevu yerine… Ve olanı biteni, yaptıklarını, haksızlıkları, muameleleri, tüm yaşadıklarımı vesayeti tek tek anlattım… Sonunda da gözlerinin içine bakarak "Ne oldu şimdi ha, hadi söyleyin bakalım” dedim…

Onların tepkisi ne oldu bu sözlerinize karşın?

Şaşkın ve ürkek bir tavırla bana bakıp, "Bize kalsa seni bırakmazdık, çünkü bizim için siz hala önemli bir ajansınız, mahkemenin hakim ve savcısı sizi bıraktı, biz bırakmadık sizi” dediler…

Amanın… Siz ne dediniz bu cevaba karşılık…

Yahu, bu gün bu saatten sonra hala mı böyle düşünüyorsunuz dedim. Onlarda "Evet, hala dediler” Gerekçesini sorduğumda da: "Siz normal bir mahkum olsaydınız, bunları yaşadıktan sonra ta buraya kadar gelip bize hesap sorma cesaretini bulamazdınız. İşte bunu yaptığınız için bize kalırsa siz profesyonel bir istihbaratçısınız” demesinler mi! Bunun üstüne ben de şunu dedim;” Yahu siz benim gibi sıradan bir insan ile bu şekilde muhatap oldunuz, eğer Türk istihbaratından iki kişiyle gerçekten karşılaşsanız onlar kimbilir size neler yapar ve yaptırırlar!” … Ardından da ayrıldık oradan.

Bize kalırsa, siz hala…

Bu arada bir de iddia dile getirilmişti siz hapisteyken, Türkiye’de. Bir gazetedeydi adını hatırlamıyorum ama iddia şuydu, yani haber… Sizin Fransa’da işlenen cinayetle bile bir ilintinizin olduğuna dairdi… O iş neydi?

Evet, maalesef yalan ve kurmaca bir haberdi o. Fransa’da ki o olayı MİT’e yüklemeye onun üzerinden de bana yıkmaya çalıştılar. O haberle yapılmak istenen bu idi. Bahsettiğiniz o haberi Zaman ve Posta gazetelerinin yaptığını öğrendim. Belki başkaları da yaptı mı henüz oralara gelemedik henüz. Onlara da bakacak hukuk danışmanlarımız… Birde bizim üzerimizden biçilen bu senaryo ilk olarak aslında ta Fransa’ da işlenen o cinayetler zamanında, o günlerden sonra kurulmaya başlamış… Mahkemedeki dosyaları görünce şimdi kuşbakışı bu okumayı daha iyi yapabiliyorum…

Alman cezaevlerinde diğer mahkumların hali nasıldı, görebildiniz mi ya da izlenimleriniz oldu mu?

Ben biraz özel yani tecrit edilmiş bir yerde tutulduğum için öyle herşeyi göremiyordum. Uzaktım yakınlarımda mahkum falan pek yoktu. Ama sesler duyabiliyordum. Gerisini boşverelim de orada Almanya da büyümüş melez olan zaman zaman Almanca ile karışık Türkçe sözler telaffuz eden, genç olduğunu düşündüğüm kişilerin sesini duyuyordum. Bağırıyorlar ve sık sık; "Beni dışarı çıkartın” yüksek sesle bağırıyorlardı. Eziyorlardı onları. Seslerinden onlara vurduklarını, ya da o şekilde bir muameleye tabi olduklarını da zaman zaman hissediyordum. Çünkü sıkça oluyordu bu. Onlara çok üzüldüm. Onları çok eziyorlardı.

Bana yollanan Kuran-ı Kerim de kripto haberleşme işaretleri var düşüncesiyle…

Haa, unutmadan… Biraz önce verdiğimiz molada, konsolosun gönderdiği bir Kuran-ı Kerim ile ilgili çok komik bir olay yaşamışsınız, onu da rica etsem…

Evet, bir Kuran’ı Kerim istemiştik. Hatta konsolosumuz da sağolsun bende var onu size yollayayım diye teklif etmişti. Bende olur demiştim. Dedik demesine de 2-3 ay geçmesine rağmen Kuran-ı Kerim bir türlü elimize geçmedi. Konsolos Bey’in yollamış olduğunu biliyordum. Ne oldu ne oldu diye merak ettik, cezaevi yönetimiyle görüştük ve konuyu gündeme getirdim. Baktılar araştırdılar Kuran-ı Kerimimizin başına gelen şu olmuş; 2 ay boyunca Alman Adalet Bakanlığı ve bir güvenlik birimine kadar gitmiş Kuran-ı Kerim, incelemişler bakmışlar ki ilk bir iki sayfasında hat ve tezhip süslemeleri var. Bu işi çözememişler ardından da, "bu kitapta Kripto haberleşme işaretleri var” diyerek, güzelim o kitabı daha bize ulaşamadan gerisin geriye, geldiği yere iade etmişler!

İnanılır gibi değil… Almanlar içlerinde o kadar Türk yaşamasına rağmen hem de bu derece mi biz Türklerin kültürüne, kitabına yabancılar Taha Bey?

Maalesef, ben yaşamasam başka türlü duysaydım, belki zor inanırdım. Ama şimdi bunu yaşayan biri olarak sorunuza cevaben; "Maalesef, evet” diyorum, kısaca…

10 Bin civarında telefon görüşmesi, birebir alan dinlemeleri!

Mahkemeniz epeyce uzun sürdü takip ettiğim kadarıyla… Neden o kadar sürdü?

Dosyamızda yaklaşık 200 bin tape vardı. 170 bin veri. 10 bin civarında da telefon görüşmesi ve alan dinlemesi, birebir dinleme artı yorumlar. Hal böyle olunca eşek yüküyle dosya tutuyordu. Bunlar üzerinde konuşmak, dinlemek vesaire işler açısında çok günümüzü alıyordu. Düşünün bir, hukukçu arkadaşımız 125 civarında dosya olduğunu söylüyordu. Bunları mahkemeye getirip götürürken de bir transit minibüs kullanıyorlarmış. Dosyalar o kadar çok olunca … Sadece 100 tape bağlantılı bir dosyayı 4 ay dinledik, konuştuk mahkeme de. Allahtan hepsini dinlemeye ve konuşmaya imkan olmadı, yoksa ben oradan ömür boyu çıkamazdım herhalde (Gülümsüyor)…



Kaç defa mahkemeye çıkartıldınız, yani ilk alınışınızdan son takipsizlik kararı verilinceye kadar ki geçen tutukluluk süreniz içinde… Hatırlayabilir misiniz?

Bu sorunuza cevaben şunu diyebilirim: 10 Eylül’den 2015 Kasım ayının ortalarına kadar hemen hemen her haftanın 2 günü hem de tam gün mahkemeye çıktım (Bir hafta hariç ama). Çarşamba ve Perşembe günleri mahkemenin müdavimi bendim. Sanıyorum ez az baştan son aşamaya kadar 15 defa mahkemeye çıkartıldım. İlk olarak Karlsruhe Federal Mahkemesine çıkartıldım. Orada tutuklama kararım verildi. En son Koblenz Yüksek Mahkemesinde görüldü bu dava ve orada takipsizlik kararı verildi.

Takip ettiklerini önceden hissediyordum fakat…

Taha Bey şunu da sormadan edemeyeceğim. Bu kadar uzun bir süre sizi dinlemiş Alman istihbaratı veya bir şekilde takip etmişler ki bu kadar detay var dosya da tapeler vesaire… Bu açıkça anlaşılıyor. Peki, siz hiç şüphelenmediniz mi, ya da hissetmediniz mi bu duruma dair birşeyler?

Biliyordum. 2014 yılı içindeki Almanya seyahatlerimde bazı acemice hareketler gördük. Örneğin Planet kafe vardı orada buluşurduk. Ve orası koltukların öbek öbek yanyana olduğu bir kafe idi. Biz bazı şeylerden şüphelenince kalkar başka bir yere geçerdik, bakardık ki peşimizden birileri de oraya bize yakın gelmiş. Bunun dışında zaman zaman benimle görüşen kişileri Alman ve Fransız polisinin alıp sorguladığı bilgileri gelirdi. Fakat ben çok önemli bir şey yapmadığım için izlesinler, bilsinler ki bizde rahat edelim mantığını güderdim. Beni de alacaklarını tahmin ediyordum o vakitler, ama almamışlardı. Anlaşılan bizi daha farklı şekilde almayı düşünmüşler şimdi olaya baktığımda bunu gördüm. Birde Fransa üzerinde Almanya’ya gittiğim de bizi alacak, karşılayacak olan arabanın içine dinleme cihazı yerleştirmişler bunu tahmin etmiyordum bir tek. Buna biraz şaşırdım. Onun dışında işleri iyi gitmeyince ofisini kapatıp Türkiye’ye dönmek isteyen Almanya’da arada görüştüğümüz bir hukukçu arkadaş vardı. Onun ofisini kapatıp dönmeyi düşündüğü günlerde onu ve yanındaki bazı arkadaşları alıp, ilaç içirmişler. O haliyle de Alman güvenlik güçleri sorgulamışlar, bu olayı da bu kapsamda değerlendiriyorum… Onun dışında Fransa’da bir benzinliğe girdiğimizde o kadar kısa sürede polisler geliyor ve pasaportlara kimliklerimize bakıyordu. Normal de bu kadar çabuk olmaz bu işler ihbar ve özel takip yoksa. Demek ki orada da rakip ediliyormuşuz. Haliyle biliyorsunuz taciz edildiğinizi, izlendiğinizi. Ama net bir şey için çıkarım yapamıyorsunuz… Haliyle biliyordum takip edildiğimizi diyorum o yüzden de…

Burada ilginç olan başka bir mesele daha var aslında. Bu kadar dinlemeyi hiçbir yere takılmadan yapmaları çok ilginç. Alman istihbarat servisi, sizi hem dışarıdayken hem de içerdeyken epeyce dinlemiş bu durumdan o çıkıyor ortaya da bu nasıl olabilir ki? Kendi ülkelerinde olsa neyse dersiniz, buna imkanları olur? Ama bizim ülkemizdeki görüşmelerinizi de dinlemiş beyanlarınızdan anladığım kadarıyla…

Evet, gördüğüm kadarıyla öyle olmuş ve rahatça dinlemişler hem de. Bu tur uluslararası istihbarat örgütleri dinleme sorunu çekmiyorlar aslında. Hem içerden hem dışlardan bu durum böyle. Bunu resmi delil haline getiremiyorlar, asıl sıkıntıları burada. Fakat mühim olan duruma hakim olmak, bunun için de gerekli bilgileri biliyorlar. Asıl mühim bu zaten. Bir de dosyama ait tapelerde şunu gördüm; bizim istatistik kurumumuzun bazı verileri bire bir aynen orada. Ona şaşırdım. Nasıl almışlar o kadar detaylısını. Hani sağda solda az çok bilgi verilir, bunu okurlar bilirler. Ediğim farklı bir şey. Sonra geldiğimde bu bilgilerin doğruluğunu da araştırdım, evet ellerindeki birebir doğru veriler. Sanıyorum biraz bu işi ciddiye almak ve verileri paylaşırken koruma noktasında daha dikkatli olmak lazım…

İstatistiki verilerimiz birebir ellerinde!

Başka bir şey var mıydı sizi şaşırtan tapeler, belgeler, yorumlar arasında?

Sıkı durun şimdi… Siz, benimle 2013 Nisan sonunda uzun bir söyleşi yapmıştınız ve o röportajda hatırlarsanız Almanya ile ilgili bazı sorularda sormuştunuz. Almanya, bizle neden bu kadar uğraşıyor, çözüm sürecine neden karşı çıkıyorlar vb. gibi, yani bu içerikli idi sorularınızdan bazıları. O zamanlar bayağı aramız açıktı çünkü… Neyse akabinde, aşağı yukarı sanırım bir hafta sonra da, bazı TV programcıları bu sizinle yaptığım röportaj dolayısıyla epeyce de ses getirdiği için, beni içeriğiyle ilgili konuşmak üzere bazı TV kanallarına davet etmişlerdi. İşte şaşırdığım hususlardan birisi de mahkeme hakimine bağlı olarak çalışıyor orada bu tür kişiler. Kriminal birim çalışanları hakimlere ayrıntılı bilgiler veriyorlardı. Örneğin, benim yazılarımın çıktığı siteleri incelemişler. Yazılarıma, konuşmalarıma bakmışlar. Notlar almışlar, bu adamların işi buymuş yani. Böyle bir esnada Avni Özgürel Bey’in yaptığı bir program içeriğine dair bir şeyler sordu, o kriminal çalışmaları yapan kişiye mahkeme hakimlerinden biri. O programda da benim size tavsiye ettiğim bu işlerle uğraşan bir arkadaşı konuk etmiştiniz hatırlarsanız. İşte o kısma ait bölüm kriminal memurlarca çalışılmış olmalı hakim oraya dairde soru sordu. Orada şu konu işlenmişti. Hatırlarsanız; Avrupa’ya ve Almanya’ya çeşitli yollarla kaçırılan, fuhşa sürüklenen kayıp küçük çocuklarımız, kızlarımız vardı, o dönemler onlarla da ilgileniyorduk biliyorsunuz. Size de bahsetmiştim. Onları bulup ailelerine teslim etme projemiz vardı. Bu yüzden Avni Bey de programa kısaca bu meseleyi almış ve çok kısa işlemişti.

Evet, hatırladım, ben vesile olmuştum hatta… Üzülmüş anlatmıştım Avni Bey’e, o da "çıkartalım programa gündeme getirelim bu çalışmayı demişti” o dönem. Ve Yahya Bey idi sanırım, kısaca çıkıp dili döndüğünce bir şeyler anlatmıştı o çocuklara dair. Ve fuhşa teşvik edilen o küçük Türkiyeli çocuklar üzerine çözüm arayışları konuşulmuştu. . Yapılanlar anlatılmıştı. Almanya’da yapılan çalışmalardan da bahsedilmişti. Sizden sonraki diğer bir bölümde Cine 5’de yayımlanmıştı o bölüm, yanlış hatırlamıyorsam…

Evet, evet… Mahkemede karşımıza çıkan diğer iki şeye gelince: Yaprak Hırka ile; ‘Mısır, Libya’ üzerine yaptığımız söyleşi. Diğeri de yazargah.com isimli bir sitede yazdığım yazılar ve bu site ile ilgili başka bir-iki not karşıma çıktı. (H. Avcı Bey orada yazıyor ya belki oradan dikkatlerini çekmiş de olabilir) Belki daha fazlası da vardı ama tapelerin çok az kısmı karşımıza çıktı, çünkü tahliye olduk. Bunlarda o vakte kadar karşımıza çıkanlar

Anladım… Hasıla Taha Bey, tüm bu bilgileri toplasa da, dinlese de Alman istihbarat servisi BND sonuçta size, nezdinizde de Türkiye’ye tabiri caizse ‘kof’ bir operasyon yapmış pozisyonunda şu an… Zaten DNS’nin bir çok başka dinleme skandalı, başka problemleri de basına yansıdı geçtiğimiz günlerde. Mültecilerle ilgili ‘taciz’ skandalı vesaire… Sanırım, Başbakan Angela Merkel oraya da el atacak gibi…

Yerinde bir tespit… Arızalı görünüyor yapısı… Almanya’yı ve nezdinde de BND’yi şöyle değerlendirmek lazım bana kalırsa; Almanya ekonomik verileri makro olarak disiplinli, prensipli, ekonomik verileri ve çıkarımları sağlam, tutarlıdır. Amma velakin, Sosyal Sosyometrik verileri gayet düzensiz, prensipsiz bir metodolojiye, ahlaka estetiğe dayanmıyor. Sıkıntı burada başlıyor işte. Başka bir deyişle Almanya’daki kurumların yapısı akıllı, zeki ve işlevsel. Bireyleri ise tam tersine vasat yapıda. Onun için orada ve bu tür ülkelerde bireyler devlete sıkı sıkı sarılıyor, tabi oluyor ve sorgulamıyorlar.

"Olsam olsam; 1453 olurum!”

Bu kadar şey yaşattılar size, bu gün itibarıyla, ‘Almanya’ hakkında ne düşünüyorsunuz?

Hukuk dışı uygulamalarının sebebini bildiğim için kuru kuruya düşmanlık yapmama gibi bir huyum var. Alman devleti bizim için ciddi bir rakiptir. Rakibinizin kaliteli olması sizi de zorlar ve daha iyi hale gelmenizde katkı sağlar. Ayrıca bölgemizde emperyal amaçları olan bir ülke, bunu da biliyoruz hem şahıs hem de devlet olarak. Sonra orası Türklerin en çok yaşadığı yer. Gelecekte ben orada yönetimde Türklerin yoğunlaşacağını düşünüyorum belki bir 25-30 yıl sonrası için bu öngörüm… Bu yaptıklarıyla ofsayta düştüler diyeceğim bu…



Tersten soralım şimdi de… Türkiye’yi zaten biliyorsunuz ama Almanya’yı gördükten, bu kadar şeyi de yaşadıktan sonra, Türkiye hakkındaki fikrinizde bir değişme oldu mu pekala?

Önce Almanya’ya değineyim. Evvelce Almanya’yı ve hatta Avrupa’yı teknolojik üstünlükleri ile birlikte diğer bütün alanlarda da derinliği olan, o ekonomik gücünü diğer tüm alanlara da yaymış olan bir devlet gibi düşünürdüm. Bu gün anladım ki iş öyle çok yönlü değilmiş. Bu gün ben bile birey olarak Almanya’ya karşı bireysel olarak bir gücüm. Ve zaten devletim de çok büyük bir güç. Bizim bazen beğenmeyip, eleştirdiğimiz, eksik gördüğümüz devletimiz gerçekten büyük güç. Bunu şimdi daha bir iyi anlıyorum. Ve Almanlardan daha adaletli!

"Der Special” , "Focus” , "Bild” gibi basın-yayın organlarından bazıları size, ‘Türk James Bondu 007’si gibi isimler takmış, çeşitli haberler yapmışlar size dair. Siz bunları duyunca ne hissettiniz?

Tabii üzüldüm. Abartmalar, yalanlar. Yanlış yorumlar… Doğrular da vardı ama azdı. Birazına gülümsedim, hak etmediğim bir ün ile lanse edilmişim. Ama ben, ‘olsam olsam; 1453 olabilirim’ diye düşündüm…

Yasağa rağmen, bazı medya organları Türkiye’de hakkımda asılsız haber yaptı!

Şunu da sorayım, basın yayın demişken… Dikkatimi çekti; Bu tür çok önemli davalarda yani dava görülürken haber yapmak yasak değil mi? Çünkü dava daha görülüyor… Türkiye’de de oluyor bu, ki sizin davanız da sıradan bir dava değil. Çünkü biz sizin orada görülen davanıza dair birçok haber okuduk medyadan. Sanki yasak yokmuş gibiydi ya da Alman yasaları farklı mı işliyor bu tür davalarda.

Olur mu… Yasak konmasına ve daha dava görülürken Türkiye’de bazı basın yayın organları; Örneğin; Sözcü, Zaman Gazetesi, Samanyolu Haber, Hürriyet gibi gazete ve haber siteleri bu haberleri ve detaylarına dair Alman ağzıyla, eksik gedik, yalan yanlış bilgiler yayınlamışlar. Bende şaşırdım duyunca. Olmaması gerekiyordu. Çok da içerledim… Şimdi ben suçsuz çıktım, tahliye oldum. Peki onların yalan-yanlış attığı manşetler ne olacak şimdi?

Neden ki, biliyorsunuz bizdeki basın bunu birçok defa yapmıştır. İstisnalar hariç, "yahu bizde şu ajanstan aldık, suçumuz ne” mantığı güdülür hep… Hatta o haberleri yayan yurtdışı medya organlarından bazılarının Türkiye’deki uzantıları, kankaları bunu seve seve, isteyerek de yapmış olabilir, kimbilir!

Sorunuzun son cümlesinde işaret ettiğiniz fikre katılmamak mümkün değil. En azından ben şimdi baktığımda bunu görüyor ve net biliyorum. Hased, kin, düşmanlık, paralel bakış açısı… Başka etkenler… Hepsi birleşmiş bu durumda… Düşünün ki; bir Türk vatandaşı olarak böyle büyük bir itham ve iddiayla yargılanıyor ve sizin mensup olduğunuz ülkenizin gazeteleri gidip, o yabancı kaynaklardan sizin hakkınızda bilgi ediniyorlar, üzerinde düşünmeden sorgulamadan balıklama atlıyorlar işin üstüne. Şimdi bu hoş bir şey mi, başka bir ülke de ne denli doğru karşılanır böyle bir hal ve tavır. Hiç olmaz ise bizim avukatlarımıza müracaat edin, onlardan bilgi alın, "Vatandaşımız” diye düşünün, biraz koruyun kollayın, sahip çıkın değil mi? Veya, yayın yasağı bitsin mahkeme sonuçlansın öyle haber yapın. Şimdi ne oldu peki? Ben suçsuz bulundum ve çıktım. Peki, onlar benim içimdeki mahkemeden beraat edecekler mi? Hakkımı onlara helal edecek miyim… Orasını Allah bilir!

Türkiye medyasından hiç kimse avukatıma konu hakkında bilgi almak için başvurmamış!

Haklısınız da Taha Bey bu dışardaki işlerle uğraşacak, basına bilgi verecek avukatınız var mıydı peki?

Olmaz olur mu? Tabii ki vardı Sezai Bey. 14 ayrı avukata vekaletname verdik, Mahkeme süreci bitene dek. Ve bunlardan birini sırf bu işler için görevlendirdik. Ama Allah’ın bir kulu bu konularda bilgi almak için o insanı aramamış, sormamış. Zahmete katlanmamış. Avukatın ismini de vereyim: Av. Yaşar AKBAŞ Beyefendi bu işle görevliydi…

Birde Türkiye’ye geliş tarihiniz de manidar geldi kamuoyuna… ‘G 20 Liderler Zirvesi’nin hemen öncesi. Burada bir nükte var mı sizce, yoksa tamamen bir tesadüf mü?

Yani açıkçası, o konu da net bir bilgim yok. Ama 20 Ekim 2015 tarihinden sonra cezaevi şartlarım birdenbire değişiverdi. Daha insani olmaya başladı yetkililer. İstediğim şeyleri daha seri ve çabuk yapmaya, yerine getirmeye başladılar. Mesela; banyo disiplinini kaldırdılar, saat, sıra, gün olayı gevşedi. Tansiyon ölçme işim daha seri ve istediğim zaman çabucak olmaya başladı. Daha fazla havlu istedim, vermeye başladılar, bu da o tarihten önce olmazdı. Kitap isteğim karşılanmaya başladı seri olarak… Alman cezaevi yönetiminin sert bakışı, o tarihten sonra garip bir şekilde yumuşadı bana karşı…
                        G 20 Liderler Zirvesi öncesi hemen tahliye olması!

Hımm… Daha açık söyleyin lütfen, ne oldu ki o tarihlerde, yani aklınızdan geçen ne, siz bence işi birşeye bağlıyorsunuz…

Buna bağlamak demeyelim de, aklımdan geçen diyelim… Bunlar gene öngörü tabii. Kesinlik yok. 18 Ekim 2015 tarihinde Merkel, Sayın Cumhurbaşkanımızla görüşme yaptı hatırlarsanız… Hani, belki diye aklımdan geçiyor, burada bir püf noktası olabilir!                                       @2016-İstanbul, Sezai ŞENGÖNÜL