Azınlığın Çoğunluğa Üstünlüğü

Osmanlı Devleti’nin ilk olarak müslümanların halifesi ünvanına sahip olan padişahı Yavuz Sultan Selim Han 1517’deki Mısır seferi sırasında Memluk Devleti’ne son vermiş ve Lübnan’ı da Osmanlı Sancağı yapmıştı.

 

Osmanlı adaleti ve idaresindeki Lübnan özel bir statüye sahipti otonom idare sistemiyle yönetilirdi ve ayrı bir vergi sistemine tabiydi. Dolayısı ile Lübnan, refah seviyesi yüksek, türlü kolaylıklara sahip, harplerden uzak sakin bir sancaktı.

 

Komşu bölgelerden göçlerin hızlanması ile birlikte nüfusu artmaya başladı. Bu rahatlığa rağmen Fakreddin Maan adlı Dürzi yönetiminde iken Osmanlı Devleti ile münasebetleri bozuldu. Osmanlı ordusunun korkusu ile Maan İtalya’ya kaçtı ise de cezası ancak 20 yıl sonra verildi. 1799’da Napolyon’a karşı Akka’da Lübnan idarecilerinden olan BaşirII idaresinde muhabere edilerek Fransızlar bozguna uğratıldı.

 

Lübnan tam 402 yıl Osmanlı idaresi altında kaldı. Son dönemlere dopğru Lübnan’da sayıları artan Dürzi ve Maruniler isyanlar çıkarmaya başlamıştı. Fransızlar Marunileri, İngilizler ise Dürzileri destekliyorlardı. Nihayet Birinci Cihan Savaşı sonunda Lübnan Fransız mandası altına girdi. 1926’da çıkan Dürzi Atraş Paşa isyanı bastırıldı.

 

Kıtalara hakim Osmanlı Devleti yıkılınca, bütün bölgelerde olduğu gibi Lübnan’da da idari sistem tamamen bozularak karışıklıklar arttı. Sultan 2. Abdülhamid Han zamanında Osmanlı Devleti’nin en büyük ve en gelişmiş şehirlerinden biri olan Beyrut savaş alanına döndü. 1941 yılında Fransız mandası altında bağımsız oldu, 1943 yılında da manda kaldırıldı, seçimler yapıldı. Hükümet ve idari sistemde dinlerin eşit etkisi esas olmak üzere hazırlanan Milli Pakt (1943) kabul edildi.

 

Buna gore Lübnan batı ile dost olan Arap Birliği üyesi bir devlet oluyordu. 1945 yılında Birleşmiş Milletler’e katıldı. Arap-İsrail Savaşı’nda Arap devletleri safhında İsrail’e taarruz etti. Savaşın sonunda yurtsuz kalan 100 bin Filistinli, Güney Lübnan’da mülteci kamplarına alındı. Bu gün dış güçlerin müdahalesi ile Lübnan İç Savaşı, tedavisi mümkün olmayan kangren haline gelmiştir. 1975 yılından bu yana iç savaş muhtelif şekillerde değişikliğe uğrayarak devam etmektedir.

 

Lübnan’da halen uygulamada olan devlet geleneğine göre Cumhurbaşkanı Hristiyanlardandır, başbakan Sünni Müslümanlardan, meclis başkanı ise Şii Müslümanlardan seçilir. Ancak siyasi alanda Maruni Hristiyanlar daha etkin durumdadır. İç karışıklıkların en önemli sebeplerinden biri de budur.

 

Bütün Hristiyan grupların toplamı ülke nüfusunun yüzde 50’sini bulmazken, siyasi platformda hala Hristiyanlar çoğunluk olarak kabul edilmektedir. Halbuki halkın yüzde 60’ı Müslümandır. Müslümanların yüzde 60’ı Şii, yüzde 40’ı Sünni’dir. Yaklaşık yüzde 7 oranında Dürzi vardır, Hristiyanların yüzde 20’si ise Marunidir. (Arap Katolikler)

 

---------------------------

 

27 Mayıs 1960 İhtilali ve Güç dengesi  20 Eylül 2011 Salı 21:49

 

II. Dünya savaşinda Türkiye dogrudan yer almadigi halde stratejik konumu itibariyle savaşın siyasal, sosyal, ekonomik sonuçlarından etkilenmiş, savaş sırasında yaşadığı yalnızlık siyasetini aşmaya çalışmıştır. Savaş sonrasında Sovyet Rusya’nın Emperyalist baskılarına maruz kalmış ve denge siyasetin ABD’ne yakınlaşmakla bu bunalımı aşmaya çalışmıştır. Dünyada gelişen siyasal-ekonomik olaylara bağlantılı olarak batı siyasetinde yer almaya başlamıştır. Savaşın getirdigi ekonomik yıkıntıları aşmak için ABD’den dış yardım sağlamış ve uluslararası ekonomik ortaklıklarda yer almıştır. Içte devletçilik siyaseti, çok partili yaşama geçişle yerini liberalizme bırakmaya başlamıştır. 

 

1949-1953 yılları arasında Suriye'de üç defa hükümet darbesi, 21 kabine değişikliği olmuş  ve bu arada iki defa askeri diktatörlük kurulmuştur. 25.Şubat 1954'te askeri ihtilal neticesinde Baas partisi iktidarı ele geçirmiştir.  

 

1956 Nisanından itibaren de Baas, Mısır'la birleşme fikrini savunmaya başlamış ve bu konuda bir çok gösteriler düzenlemiştir. 1956 Süveyş buhranı ve İngiltere ve Fransa'nın Mısır'a saldırmaları, Baas ile Mısır'ı birbirine daha da yaklaştırdığı gibi, Arap dünyasında hem Batı aleyhtarlığını ve hem de sol akımların tesirini arttırmıştır.  

 

Nitekim 1957 yılı başından itibaren Suriye'nin gittikçe sola kaymaya ve bu ülkede komünistlerin tesirinin artmaya başladığını görüyoruz. Bu gelişmenin liderliğini Suriye kabinesinin kuvvetli adamlarından ve komünist sempatisi ile tanınan Halit el-Azm yapmaktaydı.  

 

Halit el-Azm 1956 Temmuzunda Savunma Bakanı olarak bir heyetle Moskova'ya gitti ve orada Sovyetlerle bir takım anlaşmalar imzaladı. Bu anlaşmaların 6 Ağustosta açıklanması iledir ki, 1957 Suriye buhranı patlak verdi. Zira bu anlaşmalara göre, Sovyetler Suriye'ye 500 milyon dolarlık ekonomik ve askeri yardım yapacaklardı Bu yardım, Lazkiye'de yeni bir limanın yapımı, Suriye'de karayolları ve demiryolları inşası, sulama ve enerji projelerinin finansmanı ve yine Suriye'de 6 tane yeni havaalanı inşası için kullanılacaktı. Ayrıca Suriye'nin silahlandırılması da bu yardım çerçevesi içinde yer alıyordu.  

 

Anlaşmaların açıklanmasından bir süre sonra, 17 Ağustosta, ılımlı bir kişi olarak bilinen Suriye Genelkurmay Başkanı General Nizameddin, emekliye sevk edildi ve yerine, gençliğinde Fransız Komünist Partisine üye olmuş bulunan Albay Afif el-Bızrî getirildi. 

 

Bu gelişmeler, Suriye'nin komşuları Türkiye, Irak ve Ürdün ile İsrail ve Lübnan'da büyük heyecan uyandırdı. Bu ülkelerin inancı Sovyetlerin şimdi Suriye'de bir "köprübaşı" kurdukları ve Suriye'nin bir "Moskova uydusu" hâline geldiğiydi. İsrail Başbakanı Ben Gurion, Başkan Eisenhower'e gönderdiği mesajda, "Suriye'nin milletlerarası komünizmin bir üssü haline gelmesi, zamanımızda hür dünyanın karşısına çıkan en tehlikeli hadiselerden biridir" diyordu. Gerçekten, işin aslına bakılırsa, çarlık Rusya'sı zamanından beri ilk defa olarak Sovyetler bu anlaşma ile bir Orta Doğu ülkesine ayak basmak imkanını elde ediyorlardı. Zira, bu anlaşma ile bir çok asker ve sivil Sovyet uzmanı Suriye'de bulunmak imkanına sahip oluyordu.  

 

Ağustosun son haftasında, Irak Kralı Faysal ve Ürdün Kralı Hüseyin İstanbul'a gelerek Türkiye Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakan Adnan Menderes ile görüşmelerde bulundular. Bu görüşmelere Amerika Dışişleri Bakan Yardımcısı Loy Henderson da katıldı. Başkan Eisenhower ise, Başbakan Menderes'e gönderdiği mesajda, Suriye'nin bir saldırısı karşısında Türkiye Irak ve Ürdün'ün bu ülkeye karşı askeri bir harekata girişmek zorunda kalması halinde, Amerika'nın kendilerine derhal silah yardımı yapacağını bildirdi. Amerika Batı Avrupa'daki hava kuvvetlerinden bir kısmını Adana hava üssüne gönderdiği gibi, 6. Filo da Doğu Akdeniz'e gelmek üzere harekete geçti. Türkiye ise, bir yandan ihtiyatları silah altına çağırarak,bir yandan da Suriye sınırları yakınında askeri manevralar düzenleyerek, Suriye'ye bir uyarmada bulunmak istedi. Zira şimdi Türkiye, yıllardan beri kuzeyden hissettiği baskıyı, aynı zamanda güneyden de hissetmek durumunda kalıyordu. Yani Türkiye, Sovyetlerin hem kuzeyden ve hem de güneyden baskısı altına girmek üzereydi.  

 

Irak Kralı Faysal bu toplantıda, Menderes'e “ Osmanlı Devleti'nin dağılması neticesinde, bugün zelil bir durumdayız, diyerek; Irak Devleti'ni fesh ederek, Türkiye Cumhuriyeti'ne ilhak olmak istiyoruz” teklifinde bulunur. 

 

14 Temmuz 1958 tarihinde Emir Faysal a karşı Irak ta ihtilal gerçekleşir. 

 

Irak ile Türkiye nin sınırları kaldırarak tek bir devlet haline gelmesi halinde, siyasi karışıklıklarla boğuşan bölgedeki diğer devletlerin de Irak'ı örnek alarak Türkiye Cumhuriyeti'ne ilhak olmalarına sebebiyet verebilir ve “Güç Dengesi” Türkiye ye kayabilirdi. ”Bizim çocuklar” şartların olgunlaşmasını beklediler. 

 

Merhum Menderes her şeyin farkındaydı. Grup toplantısının yapıldığı salonda kürsüye geldi ve tarihe geçecek şu konuşmayı tane tane yaptı: 

"Artık herkes biliyor ki; halk, iktidarı elinde tutan küçük bir zümrenin elinde oyuncak haline gelmiştir. Haşmetlilerin(!) işareti ile aydınların, kalem sahiplerinin, devlet adamları öldürülmüş ya da zindanlarda çürütülmüşlerdir. Bu terör havasının halkta meydana getirdiği eziklik duygusundan cesaret alınarak halka başıbozuk (cahil) denmiştir. Şimdi size soruyorum: Bu derece hakir gördükleri ve başıbozuk telakki ettikleri halka idareyi devretmek ve bunu hazmetmek bunlar için kolay mı oldu zannediyorsunuz? 

 

Kıymetli arkadaşlarım! Uzun zaman sonra sivil yönetim kurulmuş, insan haysiyet ve şerefine yakışır birşekilde ekonomik, sosyal ve manevi alanda bu milletin yüzünü güldürecek bir hükümet iş başına gelmiştir. Bu memlekette daha yakın zamana kadar totaliter bir idarenin hüküm sürmüş olduğunu ve devlet memurlarının büyük çoğunluğunun böyle bir idarenin gereklerine, isteklerine göre yetiştirilmeye çalışılmış bulunduğunu hatırlayabilirsiniz. Dün olduğu gibi bugün de halktan uzak, silah himayesinde çalışmayı tercih eden kalem sahiplerinin, sözümona ilim adamlarının ve idarecilerin olduğu herkesin malumudur. Bahsettiğimiz zümre, düşmanlarımızla söz birliği içinde cennet haline gelmeye müsait olan Türkiye'mizin çehresini değiştirmeye uğraşanları imha ve bertaraf etmeyi kendilerine amaç edinmişlerdi. Çünkü Türkiye'de artık başıbozukluk yoktur. (...) Bu durum, dünün diktatör (zihniyetindeki) lerini çileden çıkarmaktadır. Kurdun koyun postuna bürünmesi gibi kendilerini demokrasi -ve cumhuriyet- havarisi gösterip karşımıza çıkıyorlar ve halkımızı bu nimetlerden mahrum etmek için her türlü hileyi, entrikayı mubah görüyorlar. Cenab-ı Hak, Türk milletini bunların ihtiras ve şerrinden korusun!" 

 

Başbakan, bir yudum su içti ve kalabalığı dikkatle süzdükten sonra siyaset yoluyla kendilerini alt edemeyenlerin oyunlarına da işaret etti: "(Rakiplerimiz ve işbirlikçileri) Üniversiteye gidecekler, profesörlere, 'fetvalarınızı hazırlayın' diyecekler. Kumandanlara gidecekler, 'eskiden beri himayenizde çalışmayı büyük bir şevkle arzu eden biz bendelerinizin hulus-u kalb ile arz etmek istediğimiz husus şudur ki; bu memleketi ancak sizler idare edebilirsiniz' diyecekler. 'Müdahale (ihtilal) zamanınız gelmiştir' diyecekler. 'Milletten korkmayınız, onlar koyun sürüsüdür' diyecekler. Arkanızdan gelecektir diyecekler. Ve Kızılay Sıhhiye'de öylesine bir toz duman koparabileceklerdir ki; memleket o toz duman içinde kaybolabilecektir. Vicdanları sızlamadan bu aziz milletin saadet ve refah yolunda kat ettiği mesafeyi yarıda bıraktırarak milletin önüne İskender seddi gibi bir set çekebileceklerdir. Milletin ulaşmak istediği hedefi unutturabilecekler, o cehennem çukurlarının içine bu aziz milleti tekrar sokmak için silah ve süngüleri kullanabileceklerdir. 

 

Çok muhterem arkadaşlarım; Benim iddia ve tahlillerimin delilleri ortadadır kanaatindeyim. Netice olarak önümüzde iki yol vardır. Daha önce denenmiş o meş'um ve menhus gelenekleri bırakarak herhangi bir müessesenin imtiyazlı zümrenin himayesine girmeyerek milleti refaha götürmek. Bu yolda yürümek istiyorsanız sizinle beraberim. Diğer bir yol ise zinde kuvvet (askerî cunta) dedikleri şeyin desteğini alıp, milleti cehennemî bir havada yaşatmaktır. Bu yolu tercih ederseniz sizinle beraber değilim.”  

 

Vekiller ayağa kalkarak Başvekil Menderes'i hararetle alkışlamaya başladılar.

 

Alkışlar kesildikten sonra Menderes, Vekillere: 

 

“Siz isterseniz Hilafeti bile geri getirebilirsiniz.” diyerek, gruptaki konuşmasına son verdi. 

 

1960 Şubatı'nda, yani ihtilal den 3 ay önce Türk Dışişleri, Menderes'in haziran ayında bir dizi proje anlaşması için Sovyetler Birliği'ni resmen ziyaret edeceğini duyurdu. Hemen akabinde o yılın eylül ayında Kruşcev'in Türkiye'ye geleceği açıklandı. Haziran'da Menderes Moskova'ya gidecek, Eylül ayında da Kruşçev Ankara'ya gelecekti ve Türkiye ile Sovyetler Birliği arasında bir dizi proje anlaşması imzalanacaktı.

 

27 Mayıs 1960 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti nde Başbakan merhum Adnan Menderes ve Hükümetine karşı ihtilal gerçekleşir.  

 

Kaleme aldığı son mektubunda : 

 

“Sizlere dargın değilim. Sizin ve diğer zevatın iplerinin hangi efendiler tarafından idare edildiğini biliyorum. Onlara da dargın değilim. Kellemi onlara götürdüğünüzde deyiniz ki, Adnan Menderes hürriyet uğruna koyduğu başını 17 sene evvel almadığınız için sizlere müteşekkirdir. İdam edilmek için ortada hiçbir sebep yok. Ölüme kadar metanetle gittiğimi, silahların gölgesinde yaşayan kahraman efendilerinize acaba söyleyebilecek misiniz? Şunu da söyleyeyim ki, milletçe kazanılacak hürriyet mücadelesinde sizi ve efendinizi yine de 1950’de olduğu gibi kurtarabilirdim. Dirimden korkmayacaktınız. Ama şimdi milletle el ele vererek Adnan Menderes’in ölüsü ebediyete kadar sizi takip edecek ve bir gün sizi silip süpürecektir. Ama buna rağmen duam  sizlerle beraberdir.”