Portre Söyleşi

“Örneğin teknolojik partner, teknolojide müttefîk ülkeler olmamıza rağmen Almanya’nın bize olan teknoloji transferi zayıftır. Ama Rusya’ya çok rahat teknoloji transferi yapılır. Almanya politikası genellikle böyledir çünkü. Tarihte peşinde olunması gereken, Anadolu’da rahat bırakılmaması îcâb eden bir topluluktur “Müslüman Türkler” Almanlara göre. Dolayısıyla da tehdit arz eden bu yapı, yani Türkler, geçmiş misyon ve vizyonlarına, aslî mefkûrelerine asla kavuşmamalıdırlar! Zira bu, Almanların millî menfaatlerine zarar verir.”
***
 
“‘Entegrasyona evet, asimilasyona hayır!’ politikamız da bu yüzden çok rahatsız ediyor onları. Kültür farkından ötürü anlayamıyorlar çünkü. Onlar bunun, Erdoğan’ın Avrupa’daki bireysel dirilişi ve sivrilişi olarak görüyorlar. Yani Erdoğan’ın şahsî politikalarından kaynaklandığını düşünüyorlar. Ve eskiye doğru bir dirilme ve sivrilme oluşunu da ‘anti-demokratik bir yönetim modeli’ olarak görüyorlar.
Erdoğan demokrat değil, anti-demokratik bir lider yani onlara göre. Hükümran tavırlı görüyorlar onu. Mahkeme zabıtlarında da okudular bu tarz verileri. Yani kendi kurguladıkları bu teze kendileri de inanıyorlar.”
***
 
“Dünyada finansal bir sistem, yeni bir düzen kuruldu o dönemle birlikte. Ama biz bu sisteme adapte olamadık. 1980’le başladı bizim entegrasyonumuz. Piyasalar 1980 sonrasında Özal’la birlikte onların kurallarına girmeye başladı yavaş yavaş. Erdoğan’la oturdu bu süreç! Fakat bir sermaye birikimi vardı onlarda, bizdeyse azdı. Sorunumuz buydu yani. Tüm finansal sistemlerde başat sorun ‘sermayesizlik’tir zaten. Ancak altını çize çize söylemekte fayda var: Aslında sermayesiz değildik biz! Para, içimizdekiler tarafından Batı’ya kaçırıldı!”
***
 
“Ana vatan Türkiye, yavru vatan Kıbrıs… Ne kadar vatandaşımız var orada? 300 bin civârı… Almanya’da ise neredeyse 5 milyon Müslüman Türk var. Araplar ve diğer Müslümanları da sayınca 10 milyonu bulur. ‘Nüfûsun yüzde 10’u Müslüman’ diyebiliriz yani. Öyleyse Müslümanın olduğu her yer vatanımızdır bizim!”
***
 
“Sosyal güvenlik açısından bir göçmenin devlete olan maliyeti de çok yüksek onların sisteminde. Devlete olan bu yüklü maliyetin altından kalkmaları çok zor. İşte bu nokta, Almanya’nın Türkiye üzerinde izlediği politikaları kontrol edebilmek için ciddî bir koz! Caydırıcı güç yani… Ve bu kozu şu an hem Cumhurbaşkanı, hem Başbakan, hem de Bakanlar Kurulu çok iyi değerlendiriyor. Bu kartla ‘serbest dolaşım’ zorlanacak, serbest para transferlerinin önü açılmaya çalışılacak. Benim Almanya Devleti tarafından tutuklanmama ve yaklaşık bir yıl hücrede tutulmama sebep olan da bu tarz stratejiler ve uygulamalar içinde olmamızdır aslında.”
***
 
“Tutuklandığımda benim üzerimden Erdoğan’ın yıpratılmak istendiğini biliyordum. Ancak serbest kaldıktan sonra aldığımız geribildirimler ve malûmatlar da açıkça gösterdi ki bizim alınmamız, Sayın Cumhurbaşkanı’nı yaralayabilmek ve yakalayabilmek için bir delil yaratma süreci olmuş. Onu uluslararası mecrada işlevsiz hâle getirebilmek için devletlerarası hukuk üzerinden bir delillendirme sürecine girilmiş, ancak alınmamızın üzerinden 11 ay geçmesine rağmen bu delillendirme yapılamamış.”
***
 
“Sosyal hayata intibâk etmemiz böyle oldu. Yine aynı noktada vazîfe yapmaya çalışıyoruz aslında. Köklü medeniyet mirasımızı uyandıracak sinir uçlarını bulmak ve bunun altını dolduracak nesli birbiriyle tanıştırmak murâdındayız. Almanya’daki tutuklanma sürecimizden önce yoğun olarak çalıştığımız alanlardan biri de, bu zeminde faaliyet gösteren “Yeni İstanbul Medeniyeti” isimli çalışma grubumuzdu. Zira yeni medeniyet vizyonunun İstanbul’un şahs-ı manevîsi ile Anadolu’daki kadim mayanın meczinden neşet edeceğini düşünüyoruz.”
***
 
“Bu tarz sistem çalışmalarımızın sonrasında siyasî faaliyetlerimiz de devam etti tabiî. Ve en sonunda da Erbakan Hoca’nın da mağduru olduğu 28 Şubat süreci yaşandı. Erbakan Hoca o süreçte siyasetin dışına itildi, malûm. Dolayısıyla da Tayyip Bey’in topluma kazandırılması gerekiyordu artık. Ve o proje başladı nihâyetinde. Bu projeyi Korkut Özal ve birkaç isim organize ediyordu. Yani bu düşüncenin faal direkleri oldular onlar. Ben de Korkut Bey’in ekibindendim.”
***
 
“Hoca her zaman ‘Abdülhamid’dir bizim öncümüz!’ derdi. Bana kaç defa söylemiştir bu cümleyi. ‘Biz Abdülhamid’in yaptığını taklit etsek, yani onun yaptığının taklidini koysak ortaya yine kurtuluruz oğlum!’ derdi. İdeale yönelik çözümü ve yol haritasını sorduğumda da, ‘Ak Parti iktidar, Saadet de ana muhalefet olursa, işte o zaman doğru yoldayız!’ derdi. Yani Saadet’in iktidârını istemiyor bakınız, AK Parti’yi çalıştıracak Saadet muhalefetinde bir yapı istiyor. ‘Onları ancak bu strateji ile çalıştırabiliriz’ diyordu. ‘Hepimiz bu tarafa geçersek, bunlar hepimizin kellesini alırlar!’ diyordu.”
***
 
 
Ne var ki Almanya’ya varıp da bulunduğu havaalanında uçaktan iner inmez azılı bir terörist gibi kafasına çuval geçirilerek tutuklanan ve Almanya Devleti tarafından tam 11 ay hücrede tutulan Gergerlioğlu’nun bu uzun süre içerisinde tam olarak hangi suçla cezaevinde tutulduğu da anlaşılamadı. Zira 5, 15 ve 30’ar yıllık hapis istemlerinde bulunan üç ayrı iddianamedeki hiçbir iddia da delillendirilemedi.
***
 
Şimdi ise, “Justizvollzugsanstalt Frankhenthal Hapishanesi’ndeki, babası Türk, annesi Alman olan ‘Deniz’ adlı o Türk gencinin yan koğuştan gelen çığlıklarını unutamıyorum!” diyor. Almanların taktığı “Türklerin James Bond’u” ismi ile yazılı ve görsel medyada kamuoyunu aydınlatma faaliyetlerinin yanı sıra, “Yeni Türkiye” vizyonunun altyapısına dair yürüttüğü bireysel faaliyetlerini de genişletiyor Gergerlioğlu.
***
 
Tutuklanmasına giden sürecin bir ihbar yoluyla tetiklendiğini açıklayan hâkimin beyanları ve yapılan irdelemeler sonucunda, Almanya’da oldukça etkin olan FETÖ ayağının bu operasyonda önemli bir parça olduğu anlaşıldı. 
***
 
Muhammed Taha Gergerlioğlu, bir Şâzelî, Nakşibendî ve Hâlvetî meşâyıhı olan ve II. Abdülhamid Han’ın yakın kadrosunda yer alarak çok uzun yıllar Yıldız Sarayı’nda vazîfe yapan Abdurrahman Efendi’nin torunu. Ayrıca 18. kuşaktan da Somuncu Baba Hazretleri’nin sürgünü…
***
 
Cermen’in Türk’le, Türk’ün “Derin Almanya”yla imtihanı
 
Taha Gergerlioğlu’na yapılan uluslararası operasyon üzerinden “Derin Almanya”
 
ALMANYA’NIN “007” diyerek “Türkiye’nin dördüncü güçlü adamı” nitelemesiyle lanse ettiği Muhammed Taha Gergerlioğlu kimdir ve neden Almanya tarafından tutuklanıp 11 ay casusluk iddiasıyla hücrede tutulmuştur?
 
Gergerlioğlu’nun oldukça sancılı Almanya günleri üzerinden Cermenlerin Türklerle, Türklerinse “Derin Almanya” ile olan o tarihî imtihanına yakın plan verdik. Ve biraz da Gergerliler’in Horasan’dan Somuncu Baba’ya doğru seyreden köklerine inip, Gergerlioğlu Ailesinin II. Abdülhamid Han’dan Necip Fâzıl’a doğru uzanan yakın dairesine girdik.
 
Almanya üzerinden gelen ve 11 ay sonra geri dönen “17 Aralık” mesajı!
 
“17 Aralık” 2014 tarihinde, “Kültür Ajanda Derin Bosna Özel Sayısı” için yaptığımız 10 günlük Balkanlar çalışmamızı bitirip yurda dönmek üzere havaalanındaydık ki, değerli büyüğümüz Muhammed Taha Gergerlioğlu’nun Almanya’da tutuklandığı haberini aldık. Çok uzun yıllardır ulusal ve uluslararası mecralarda sosyo-politik ve finansal saha çalışmalarına imza atan ve kuruluşundan bu yana AK Parti’nin aktif bir mutfak elemanı olarak yurtiçinde ve dışında başarılı çalışmalar yürüten bu ismin tutuklanması için mutlaka büyük bir iddia olmalıydı.
 
Ne var ki Almanya’ya varıp da bulunduğu havaalanında uçaktan iner inmez azılı bir terörist gibi kafasına çuval geçirilerek tutuklanan ve Almanya Devleti tarafından tam 11 ay hücrede tutulan Gergerlioğlu’nun bu uzun süre içerisinde tam olarak hangi suçla cezaevinde tutulduğu da anlaşılamadı. Zira 5, 15 ve 30’ar yıllık hapis istemlerinde bulunan üç ayrı iddianamedeki hiçbir iddia da delillendirilemedi.
 
Ve Gergerlioğlu, Karlsruhe, Compliance, Frankhental Hapishanelerinde ekonomik-malî casusluk ve sanayi-teknoloji-bilim konularında kaynak aktarımı suçu iddiasıyla 2 metre en ve 3 metre boyundaki bir hücrede 11 ay hapis yattıktan sonra, 1 Kasım 2015 seçimlerindeki yüzde 49,5’lik millî irade zaferinden tam bir hafta sonra kefaletle serbest bırakıldığı gibi, sicili temiz kalmak kaydı ile ülkeye giriş-çıkış yasağı konulmaksızın “beraat etti”.
 
Şimdi ise, “Justizvollzugsanstalt Frankhenthal Hapishanesi’ndeki, babası Türk, annesi Alman olan ‘Deniz’ adlı o Türk gencinin yan koğuştan gelen çığlıklarını unutamıyorum!” diyor. Almanların taktığı “Türklerin James Bond’u” ismi ile yazılı ve görsel medyada kamuoyunu aydınlatma faaliyetlerinin yanı sıra, “Yeni Türkiye” vizyonunun altyapısına dair yürüttüğü bireysel faaliyetlerini de genişletiyor Gergerlioğlu.
 
Gergerlioğlu Almanya’da 11 ay neyin bedelini ödedi?
 
Yaklaşık bir yıl çok kötü koşullarda ve tek kişilik bir hücrede tutularak manevî işkenceye de mâruz bırakılan Gergerlioğlu, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a yakın çalışan bir bürokrat olmanın bedelini ödedi aslında. Zira “İki adet ses kaydını kabul et, bir iki yılda çıkaralım sizi!” özetinde bir pazarlığa tâbi tutularak Erdoğan’ı yıpratma yolunda değerlendirilecek olan verileri delilleştirmek adına bâriz bir şantaja mâruz bırakıldı.  
 
Tutuklanmasına giden sürecin bir ihbar yoluyla tetiklendiğini açıklayan hâkimin beyanları ve yapılan irdelemeler sonucunda, Almanya’da oldukça etkin olan FETÖ ayağının bu operasyonda önemli bir parça olduğu anlaşıldı. 
 
Taha Gergerlioğlu, ilginç bir şekilde 17 Aralık’ı 18 Aralık’a bağlayan gece, saat 00:00’a dakikalar kala tutuklandı ve olay, kayıtlara 17 Aralık 2014 tarihiyle geçti. Dolayısıyla Almanya üzerinden “17 Aralık” şifresi ile gönderilen bu mesajın tarafları da netleşmiş oldu aslında. 
 
“Almanya, Bismarck Planı’na dönüş yaptı!”
 
“Almanya, Bismarck’ın önderliğinde ulusal birliğini sağladıktan sonra; İkinci Wilhelm döneminde, ‘sömürgeci bir deneme’ yapmıştır. Birinci Dünya Savaşı’na girmeden önce Hollanda, İngiltere, Fransa, İtalya ve Portekiz gibi ülkeleri taklit ederek emperyalist bir bakışla yol almıştır. O emperyal mantığı kapmıştır yani. Bu denemenin akabinde de Birinci Dünya Savaşı yaşanmış ve Almanya da savaşa girmiştir. Ve sonuç olarak 1914 sonrasındaki o zorlu dönem yaşanmıştır. Ekonomik yaptırımlar ve bunların neticesinde de İkinci Dünya Savaşı’na hazırlanan bir zemin… 
 
Bu sıkıntılı toplumsal zemin, savaşı tetikleyenlerin İkinci Dünya Savaşı’nı çıkartmalarına da ortam hazırlamıştır tabiî. Zaten Almanya, 1884’ten sonraki süreçte Osmanlı ve İslâm coğrafyası başta olmak üzere birçok yerde bu emperyal bakış ve sömürgeci mantıkla belirli yatırımlara başlamıştır. Demiryolu köprüleri, çeşitli limanlar, binalar gibi yatırımlardır bunlar. İşte Almanya, o zamanki Bismarck politikalarını bugün yürütüyor! 
 
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD ne zaman ki Almanya’yı ıslah edip tıpkı Japonya gibi kendi sınıfına aldı, en büyük tarihî denklemlerden biri de orada doğdu. Almanya bir müttefîk ve ABD’nin Avrupa’daki bir temsilcisi olarak İngilizlerin arka bahçelerini dizayn etmeye başladı. Yani İngilizlerin görünmediği, onlar adına Almanların vazîfelendirildiği süreçler başladı.
 
Ve bu çizgi içinde de Balkanlarda, Kafkaslarda, Ortadoğu ve Afrika’da olan emperyalist niyetler devam etti. Birinci Dünya Savaşı’ndan önce kuramadığı dalgayı var edebilmek için yeni bir atağa geçti yani. 
 
Sonuç olarak, Almanya’nın Bismarck politikaları şu an devrede!” diyor Gergerlioğlu.
 
“Almanya’da farklı derin akıllar var ki, bunların yöneteni Amerikan-İngiliz koalisyonu!”

 
Söz konusu Bismarck Planı’nın yeniden hayata geçirildiğine dikkat çeken Gergerlioğlu, konuyu şöyle detaylandırıyor:
 
“Almanya, İkinci Dünya Savaşı’nın 50. yılı olan dönemde söz konusu bu emperyal politikaları ihyâ etmeye başlamıştır. 1995 sonrası yani… Bizdeki 28 Şubat dönemini yakalayan bir periyoddur bu. Tabiî yükselerek artan bir grafik oldu. Belki 1990’larda pek hissedilmiyordu ama sonrasında dünya da hisseder oldu bu politikaları. Biz de görür olduk elbette.
 
Almanya Devleti’nin içinde, bizdeki toplum ve yönetim kadrosu gibi farklı farklı akıllar var tabiî. Bu derin akılların yöneten kısmı ise İkinci Dünya Savaşı’nın gâlip devletleri. Yani ana kumandada güçlü bir Amerikan-İngiliz koalisyonu olduğunu söyleyebiliriz. İkinci Dünya Savaşı’nın gâlibi İngiltere olduğu için, bu hâkim yapı Almanya’nın üstünlüğünü kullanarak bir anlamda tatlı bir rekabet partneri oluşturdu kendisine. Pragmatik bir mantıkla Almanya’yı bir basamağa dönüştürdü yani.
 
Tabiî yükselen bu grafik kaygan bir zeminde. O zemini bir anda altlarından çekip yok edebilirler Almanya’yı. Fakat Almanya bilim ve teknoloji konusunda dünyanın ihtiyaç duyduğu bir aktör. Düzenli ve disiplinli çalışıyorlar çünkü. Dolayısıyla o kanalın da tıkanmamasını isterler. Bu tıkanmanın yaşanmaması içinse hammadde sorunlarını gidermeleri, tükenen nesillerini yeniden inşâ etmeleri gerek. Ayrıca yeni göçler var ki ihtiyaç açıkları büyük. Bu sebeplerle de tek başlarına bir şey yapmaları zor.
 
Bir kere, temeldeki o orijin Alman ruhunu öldürmüş vaziyetteler. Onları nesilsiz bir hâle getirdiler ve mayalarını bozdular çünkü. Fakat dünya devleri yine de boş bırakmıyorlar tabiî onları. Devamlı kontrol altındalar. Zira ufak bir boşlukta nasyonal sosyalizme, yani faşizme çok hızlı bir biçimde kayabiliyorlar. Bu yapıları var. Nasıl biz biraz serbest kaldığımızda asıl kodlarımız devreye giriyorsa, onlar da öyle. Onların da bir Roma-Cermen hayâli var tabiî ve ister istemez o tarihî mekanizma çalışıyor hemen. Bu önemli hattı ekonomik olarak kurmuş oldular aslında. Fransa ile Almanya’nın bir ekonomik Avrupa paktı var. Ama bu zeminde Almanya tartışmasız bir eziciliğe sahip. Bütün Avrupa devletlerine ve milletlerine baskın yani. 
 
Bu anlamda Kıta Avrupa’sının motoru Almanya’dır. “Dünya devleri İkinci Dünya Savaşı’nın ekonomik rövanşını onlara aldırttılar” diyebiliriz. Bu süreçte de epey güçlendiler elbette. Bir de büyük devlet kurma geleneği olan bir yapı oldukları için Balkan coğrafyasında bizi rakip görüyorlar.”
 
“Alman Kafası İçin En Büyük Tehdit Türklerdir; bizse onları korumak için koca bir Osmanlı coğrafyasını verdik”
 
Almanlarla Türkler arasındaki son iki yüzyıllık tarihi değerlendirirken önemli notlar aktarıyor Muhammed Taha Gergerlioğlu. Onlardan biri de şöyle: 
 
“Osmanlı’nın Prusya’yla, yani bugünkü Polonya ve Avusturya-Macaristan’la olan mücadelelerinde Rusya her zaman Osmanlı’ya müdahale etmiştir. Yani Avrupa içi dengelerde; Rusya, Osmanlı’ya karşı kullanılmıştır genelde! Son yüz, yüz elli yılda yaşadığımız budur. 
 
Örneğin teknolojik partner, teknolojide müttefîk ülkeler olmamıza rağmen Almanya’nın bize olan teknoloji transferi zayıftır. Ama Rusya’ya çok rahat teknoloji transferi yapılır. Almanya politikası genellikle böyledir çünkü. Tarihte peşinde olunması gereken, Anadolu’da rahat bırakılmaması îcâb eden bir topluluktur “Müslüman Türkler” Almanlara göre. Dolayısıyla da tehdit arz eden bu yapı, yani Türkler, geçmiş misyon ve vizyonlarına, aslî mefkûrelerine asla kavuşmamalıdırlar! Zira bu, Almanların millî menfaatlerine zarar verir. 
 
Alman kafası için en büyük tehdidin Türkler olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz yani. Türklerin Anadolu coğrafyasında ve bunu çevreleyen Balkanlarda kesinlikle eski misyonuna soyunmaması gerekir Almanlara göre. Ve bunu sezdikleri anda Türkiye’nin zaaf noktalarını kaşımaya başlarlar. Onlar için bir gerekliliktir bu. Bu minvâlde kaşınabilecek en uygun nokta da Türkiye’nin Güneydoğu Anadolu Bölgesi’dir.
 
O yüzden de Almanya’daki Türk bütünlüğü ile mücadele oldukça önemlidir onlar için. Asya-Afrika coğrafyasına da bu mantıkla bakılmalıdır. Buralardaki görünmez düşmanlarsa Fransız kolonileridir. Fransızların Afrika kolonileri, İngilizlerin de Körfez’deki sermaye hâkimiyeti… Sonuçta bunlar da birbirine rakip gibi görünürler, ancak aralarında “danışıklı dövüş” tarzında gizli bir denge vardır aslında. Gizli, ama sağlam bir denge…
 
Almanya’nın bir de kendi içerisindeki Nazizm’e meyilli takımları ve Müslüman kökenli insanları kontrol etme politikası vardır. Eğer içinde üç beş milyon Müslüman Türk varsa, kendisini besleyen o toplulukların ana memleketlerini, ana ülkelerini, kaynak coğrafyalarını bir bir kontrol etmek durumunda hisseder kendini. Bir devlet politikasıdır bu! Temel maddelerde de mevcuttur. Dünya coğrafyası üzerindeki göçmen kitlenin en büyüğü de Türkler olduğundan, Türkiye’deki her hareket yakından ilgilendirir onları. Güvenlikleri açısından bu dengeleri gözetmek zorunda hissederler kendilerini.
 
Ekonomik açıdansa Almanya, Türkiye ihracatında bir ve iki numaralı ülkeler arasındadır. Hâliyle ithalatta da biz önemliyiz onlar için. Bizim Avrupa’ya yaptığımız ihracatta da birinci sıradadırlar. İhraç ülkelerinin başında Almanya gelir. Onlar için belki biz onuncu sıradayız ama ekonomik açıdan da iyi bir partneriz sonuçta. Dolayısıyla ekonomik açıdan birlikte olmak zorundayız. Ama sosyal açıdan her zaman rakibiz onlar için. Hem kendi içlerinde (dış Türkler), hem de bizim var olduğumuz bölgede…
 
‘Entegrasyona evet, asimilasyona hayır!’ politikamız da bu yüzden çok rahatsız ediyor onları. Kültür farkından ötürü anlayamıyorlar çünkü. Onlar bunun, Erdoğan’ın Avrupa’daki bireysel dirilişi ve sivrilişi olarak görüyorlar. Yani Erdoğan’ın şahsî politikalarından kaynaklandığını düşünüyorlar. Ve eskiye doğru bir dirilme ve sivrilme oluşunu da ‘anti-demokratik bir yönetim modeli’ olarak görüyorlar.
Erdoğan demokrat değil, anti-demokratik bir lider yani onlara göre. Hükümran tavırlı görüyorlar onu. Mahkeme zabıtlarında da okudular bu tarz verileri. Yani kendi kurguladıkları bu teze kendileri de inanıyorlar. 
 
Almanya Devleti’nin bu yöndeki algı operasyonları ile Almanya’nın emperyal kesimi dışındaki objektif insanları bile bu kanaate sahip oldu artık. Bizse kendimizi anlatmakta güçlük çektik doğrusu. Hâlâ da çekiyoruz. 
 
Başta kendi medyamızın hâli ortada! Diyelim ki, Tayyip Bey’in verdiği Hitler’le ilgili bir örnek, ‘Hitler haklıdır!’ demiş gibi bir şekle dönüşüyor. Yani onun ağzından çıkan her ifade bilinçli olarak dönüştürülüyor. 
 
Kısacası Batı’nın yerleşik politikaları -Oryantalist faaliyetleri dışında- bizim de kendimizi anlatma zâfiyetimiz var. Eğer bu algı hatasını sivil toplum kurumları üzerinden aşabilecek bir damarı yakalarsak, oradaki dengeyi değiştirecek güce de sahibiz aslında. Ama yapmamışız bugüne kadar. Çünkü oradaki insanların hepsi yerleşik Alman kafasında değiller; objektif bakanlar da var. İşte biz onları kazanmalıyız! Onlara yanlış şeyler yaptığımızı düşündürtüyorlar. Sadece bu negatif algıyı nötralize etsek, o bile ciddî bir iş…”
 
“FETÖ’nün özellikle Almanya’da çok güçlü bir ağı var!”
 
Gergerlioğlu’nun FETÖ’ye ilişkin Avrupa çerçeveli tespitleriyse şöyle: 
 
“FETÖ, yurtiçinde ve yurtdışındaki önemli sinir uçlarına iyi yerleşmiş bir yapı. Avrupa’da güçlüler. Özellikle de Almanya’da ciddî bir varlıkları vardı. Son süreçte her cephede ağır yara aldılar tabiî. Ama yine de oradalar. Bu ahtapotvari sistemleri ile Avrupa’daki Türkiye düşmanı yapılarla gayet entegre çalışıyorlar. Entegre çalıştıkları yapıların dışında, bir de manipüle ettikleri kesimler var. Onların başında da Almanya dâhil, tüm Avrupa’daki objektif kesim geliyor.
 
Peki, bu dalgayı nasıl kırarız? Avrupa’daki sivil toplum yapıları ile verimli temaslar kurarak ve onların algılarına nüfûz ederek… Önce negatif imajı nötralize ederiz, sonra da doğru olan algıyı yapılandırırız. Bir kısmı art niyetli tabiî, onları değiştiremeyiz. Ama kötü niyetli olmayanlara tesir edebiliriz. Çünkü o art niyetli kesim, bu taraftaki objektif tabakayı zehirliyor. Bu hayatî stratejiyi milletimize çok güzel anlatmamız lâzım. Hamasî bir tavır değil, ince işçilik farz! 
 
‘Almanya bizim düşmanımızdır!’ demek, kolay ve hatalı bir mantık! Sistem kurarak, tıkanıkları okuyarak sisteme nüfûz etmenin yollarını aramalıyız. Bunu çok rahat yaparız, çünkü bizim organizasyon gücümüz, onlarınkinden çok yüksek! Ama bizde de âhenk yok. Yani sistem… Onlar sistemli ve istikrarlılar. Hedefe doğru âhenkli bir sistem kuramıyoruz biz. Herkes bir tarafa çekiyor ve bunun için de yol alamıyoruz. Bu, sistem sorunu!
 
Onların avantajı da bu işte! Ama sistemi kaparsak çok şanslıyız aslında. Yaşayan, yeniliklere uyum sağlayan, yenilenen bir devlet ve sistem yapısı kurmuşlar onlar. Bizse 1923’te Cumhuriyetimizi ilân ederek yeni bir devlet kurmuşuz ama sistem inşâ edememişiz. Mevcut yapımız hâlâ şahıslara bağlı. Yani karizmatik, güçlü liderler geldiği zaman iyi, gelmediği zaman kötü… Geçici, kısa süreli, palyatif iyileştirmeler kesin çözüm sağlamaz! Dünyadaki ve Türkiye’deki dinamik şartları dikkate alarak ve süratle sistem kurmalıyız. Bu bizim zaruretimiz!”
 
“1929 Buhrânı’ndan sonra kurulan ekonomik sisteme yeni müdâhil oluyoruz”
 
“Dünya ekonomik sisteminde malî ve finansal zeminde, bilhassa 1929 Amerikan Ekonomik Buhrânı’ndan ve Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra BM’nin kuruluş kararlarına yansıyan birçok durum oldu. Paris Konferansı’nda değiştirilen kararlar oldu mesela” diyerek dünya ekonomisinin yakın tarihine dair tespitlerini sıralayan Muhammed Taha Gergerlioğlu, bu tespitlerine şöyle devam ediyor:
 
“Dünyada finansal bir sistem, yeni bir düzen kuruldu o dönemle birlikte. Ama biz bu sisteme adapte olamadık. 1980’le başladı bizim entegrasyonumuz. Piyasalar 1980 sonrasında Özal’la birlikte onların kurallarına girmeye başladı yavaş yavaş. Erdoğan’la oturdu bu süreç! Fakat bir sermaye birikimi vardı onlarda, bizdeyse azdı. Sorunumuz buydu yani. Tüm finansal sistemlerde başat sorun ‘sermayesizlik’tir zaten. Ancak altını çize çize söylemekte fayda var: Aslında sermayesiz değildik biz! Para, içimizdekiler tarafından Batı’ya kaçırıldı!
 
Osmanlı’nın son döneminde ve Cumhuriyet’in kuruluş döneminde, bilhassa İnönü kararlarıyla dışarıya kaçırıldı sermaye. Bu, bilerek yapılmış bir faaliyettir. Rum, Ermeni ve Yahudi menşeli olup birikimi mevcut insanların paraları dışarı transfer edildi. Merkez Bankası’nda da bu tarz operasyonlar oldu. Yani millî güçlerin elinde olmayan kurumlar bu sermaye kaçışını kolaylaştırmışlardır. Çok trajik bir şeydir bu, acıdır, ama gerçektir maalesef!
 
Bu operasyonlarda Avrupa’nın payı olduğu gibi, zaman zaman da Almanların payı olmuştur. Finansal tarihte açıkça görülür bu. Onların emperyalist politikaları her zaman çökmekte olan ülkelerin üzerine abanmaktan geçer zaten. Yani Türkiye’nin sistem kurmakta zorluk çekmesi ve ancak son 15 yılda bu noktada başarı kaydetmesi, Almanların bu coğrafyada yükselen yeni bir Türkiye görmek istememesi gayet anlaşılırdır aslında.
 
Ne var ki, Birinci Dünya Savaşı’nda bu ülke için savaşa girdik biz. Bize çok borçlular Almanlar, onlara da söylerim hep bunu. Çeşitli ortamlarda hep dile getiririm ve ‘Sizin için Birinci Dünya Savaşı’nda kocaman bir Osmanlı coğrafyasını yitirdik biz. Sizden bir şey beklemiyoruz ama siz bir özür bile dilemeden Anadolu coğrafyasını parçalamak için uğraşıyor, bunun için faaliyet gösterenleri destekliyorsunuz!’ derim. 
 
Mesela göçmen olarak Almanya’ya giden Suriyelilerin içinde bir kavga var şu an. Kamplarda Hıristiyan-Müslüman kavgası yaşanıyor. Müslümanları bize geri göndermeye başladılar. Yani Erbakan Hoca’nın zamanında dile getirdiği o ‘Avrupa Kulübü-Haçlı Koalisyonu’ meselesi doğrudur.”
 
“Türk ve Müslümanın olduğu her yer vatanımızdır bizim!”
 
Türk ve Müslüman nüfusa dair tespitler çok önemli:
 
“Avrupa bir Haçlı koalisyonu olabilir, fakat Müslüman bir Türk olarak Almanya’yı da vatan olarak görmeliyiz biz. Zira orada yaşayan Müslümanlar bunu düşünmemizi gerektirir. 
 
Ana vatan Türkiye, yavru vatan Kıbrıs… Ne kadar vatandaşımız var orada? 300 bin civârı… Almanya’da ise neredeyse 5 milyon Müslüman Türk var. Araplar ve diğer Müslümanları da sayınca 10 milyonu bulur. ‘Nüfûsun yüzde 10’u Müslüman’ diyebiliriz yani. Öyleyse Müslümanın olduğu her yer vatanımızdır bizim!
 
Almanya Devleti çok güçlü olsa da sivil toplum etkisi çok güçlü orada. Bu nedenle bizim oralarda sağlıklı yer almamız mevcut dengeleri değiştirir. Devletimiz STK’lar üzerinden ne kadar orada olur, varlık gösterir ve kendini anlatırsa o kadar iyi tanınır ve anlaşılırız.”
 
“Derin Almanya Devleti, küçük bir İsrial’dir aslında!”
 
Alman-Yahudî ilişkisine dair değerli söylemleriyse şöyle:
 
“Almanya, İkinci Dünya Savaşı’ndaki finansal yapılarını İsviçre’de saklamıştır. Avrupa ve ABD’nin onayını aldıktan sonra o finansal yapılar Almanya içinde ciddî yatırımlara dönüştü. Bizim Merkez Bankası gibi değil oradaki yapı; güçlü şirketlerin oluşturduğu farklı bir sistem var. Aslında Almanya, küçük bir İsrail sayılır. Onun hâmisi olan bir devlettir yani. 
 
Bu tespiti yapmak zorundayız! Neden? Sistemi bilmemiz gerekiyor çünkü. Zaten Alman bakanların İsrail’le olan yakın temas ve ziyâretlerini izleyince yakînen görüyoruz bunu. Sağlam bir hat var orada; ciddî ama gizli bir köprü… 
 
Bir Yahudî tüccar, sanayici ya da finansçının karşısında tüm Almanlar eziktirler. Çok eziktirler hem de. Zaten Avrupa’daki Yahudî soykırımı meselesi de oldukça kısıtlıyor onları. ‘Yahudîler’ deyip sağlıksız bir genelleme yapmayalım ama ‘Siyonist Yahudîler’in orayı bir üs olarak kullandığı bir gerçektir!”
 
“Dünya devlerinin oturduğu o masada taraf olma mücadelesi veriyoruz”
 
Alman-Yahudî ilişkisinin üzerine kurulu finans faaliyetleri hakkında karşı tedbir ve atağın ipuçlarını ise şöyle veriyor:
 
“Bu mânâda biz de Avrupa’da olan STK’ları birer üsse çevirmek, mevcut jokeri değerlendirmek durumundayız. Bizdeki en büyük sorunlardan biriyse yurtiçi ve dışındaki kurumlarımızı entegre vaziyette çalıştıramamamızdır!
 
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ‘Ekonomik Güvenlik Konsepti’ diye Meclis’ten de geçen bir uygulaması var. Ancak tam uygulama sahasında değil henüz. Kamu, özel sektör, üniversite, siyaset, STK’lar, medya gibi ayakların birbiriyle entegre çalışmasını sağlayacak bir konsept bu. Hem yurtiçinde, hem de yurtdışında âhenkli bir çalışma oluşturacak. Almanya gibi Türk toplumunun çok olduğu ülkelerde o âhengi kurmak ve korumak durumundayız biz! Ancak uluslararası zemindeki ekonomik eşitsizliğe yaptırım uygulayabilecek bir mekanizmamız ve gücümüz de yok henüz. Bu bir realite! Çok yeni başladık çünkü müdâhil olmaya. 
 
Türkiye şu an için ‘Dünya beşten büyüktür!’ söylemini cesurca dillendiriyor ama bu sadece dünyayı uyandırma amaçlı. Sisteme hâkim olabilmemiz ve adâletin tesisini talep edebilmemiz için henüz çok erken. Geçmişte solcu kesimin de dile getirdiği sloganlar ve psikolojik mesajlarla topluma ses veriyor, dünya kamuoyuna bu mesajları iletiyoruz elbette, ama yolumuz var daha. Öncelikle kurumlara ve sistemlere nüfûz etmemiz lâzım. Yani Birinci ve İkinci Dünya Savaşı sürecindeki anlaşmaların bozulması gerek. Malta ve Yalta Toplantıları’nda alınan kararlar gibi mesela… Söz konusu taraf devletlerin akitleri bozulmalı yani. Zira biz o devletlerin içinde yokuz. Biz şu an o taraf devletlerin içine girme ve de taraf olma mücadelesi veriyoruz. Tüm gürültü de buradan kaynaklanıyor zaten. İşin başındayız yani.
 
Büyük bir İstiklâl Savaşı’ndan çıkmışız. Bir yandan da kültür mücadelesi veriyoruz. Kendimize göre ekonomik bir mücadele içindeyiz, sanayide de yine aynı şekildeyiz. Tabir yerindeyse, dört beş cephede birden savaşıyoruz. Terör tarzı toplumsal ve siyasal oynamalar da cabası. Gezi, paralel, etnik kartlar vs.”
 
“Göçmen kartını işe çevirmeliyiz!”
 
Muhammed Taha Bey’in göçmenlerle ilgili söyledikleri, önemli projeler doğuracak cinsten:
 
“Türkiye’nin eline ciddî bir güç geçti şu an. Bu joker, göçmen politikası ile ilgili! Bilhassa da Suriye göçmenleri... Afrika ve Asya’dan gelen göçmenler de dâhil buna. Türkiye, kendi nüfusu kadar göçmen kabul edebilen bir yapıda. Onlarınsa hemen dengeleri sarsılıyor. Kültürel, ekonomik ve sair her planda ciddî etkileniyorlar. Çok cüz’î bir göçmen bile alınsa toplumsal kargaşa oluyor, psikolojileri bozuluyor. Hem buna yatkın değiller, hem de ekonomik refahları sarsılıyor. 
 
Sosyal güvenlik açısından bir göçmenin devlete olan maliyeti de çok yüksek onların sisteminde. Devlete olan bu yüklü maliyetin altından kalkmaları çok zor. İşte bu nokta, Almanya’nın Türkiye üzerinde izlediği politikaları kontrol edebilmek için ciddî bir koz! Caydırıcı güç yani… Ve bu kozu şu an hem Cumhurbaşkanı, hem Başbakan, hem de Bakanlar Kurulu çok iyi değerlendiriyor. Bu kartla ‘serbest dolaşım’ zorlanacak, serbest para transferlerinin önü açılmaya çalışılacak. Benim Almanya Devleti tarafından tutuklanmama ve yaklaşık bir yıl hücrede tutulmama sebep olan da bu tarz stratejiler ve uygulamalar içinde olmamızdır aslında.
 
Orada çok ciddî finansal kaynaklar var. Türkiye’nin özel sektörü, faiz yüksek olduğu için Türkiye bankalarından borçlanmaktan ziyade Avrupa’da Almanya ve İsviçre bankalarından borçlanıyorlar. Düşük faiz cezbedici sonuçta… İşte ‘serbest dolaşım’ açılıp para transferleri rahatladığı zaman süreç hızlanacak ve  bizim Avrupa’da, özellikle Almanya’daki kuruluşlarımızın kredileri de yükselecek, manevra alanları genişleyecek. Türk insanının serbest dolaşımı rahatlayacak ve Türkiye’nin göçmen kozu, adâleti tesis etme yönünde önemli bir araç olacak. Bizi güçlendirecek ve bir mânâda caydırıcı bir güç olacak.
 
Bu kozun işlevini Türkiye anladı ve Merkel’in Türkiye’ye dönük tenkitçi politikaları, Almanya’nın bize olan teveccühüne dönüştü. ‘Onları kızdırmayalım, Türkler bizim için iyi şeyler yapıyorlar. Biz bunu yanlış okumuşuz!’ gibi söylemler oluştu. Böyle bir süreçte bizim, paralel yapının Avrupa’daki faaliyetlerini çok iyi tespit etmemiz ve onların oradaki kurumlarla, STK’larla, medyayla olan ilişkilerini akıllıca kesmemiz lâzım!” 
 
“11 aylık Almanya hapsimin asıl hedefi Erdoğan’dır!”
 
Şimdi de kendisinden tutuklanma sürecine ilişkin düşüncelerini dinleyelim:
 
“Tutuklandığımda benim üzerimden Erdoğan’ın yıpratılmak istendiğini biliyordum. Ancak serbest kaldıktan sonra aldığımız geribildirimler ve malûmatlar da açıkça gösterdi ki bizim alınmamız, Sayın Cumhurbaşkanı’nı yaralayabilmek ve yakalayabilmek için bir delil yaratma süreci olmuş. Onu uluslararası mecrada işlevsiz hâle getirebilmek için devletlerarası hukuk üzerinden bir delillendirme sürecine girilmiş, ancak alınmamızın üzerinden 11 ay geçmesine rağmen bu delillendirme yapılamamış.
 
Suçlama sürecinde gayet kendinden emin olan Almanya Devleti, delillendirmede sıkıntı çekmiş. Benden, bana dinletilmeyen iki ses kaydını kabul etmem istenildi. ‘Bunu kabul edin, sizi iki yıl süreyle tutup serbest bırakalım! Korkmayın, hain sayılmazsınız; bir şeyi ifşâ etmiş olmayacaksınız çünkü. Sadece iki adet ses kaydını kabul edeceksiniz!’ denildi. Kabul etmedim tabiî… 
 
Ayrıca hâkimin beyânına göre bir özel ihbar almışlar benimle ilgili. Bunu doğrulayan ‘paralel hatları’ da keşfettik zaten sonra. Manzara iyice netleşti. Bu işte ciddî bir faaliyetleri olduğu doğrulandı yani. Ve 1 Kasım seçimlerindeki yüzde 49,5 oranından sonra hemen muamele değişti bana karşı. Onu çok net hissettim. Baskılarda ciddî hafifleme oldu. Hatta kendileri bile, ‘Halk neden bu kadar oy verdi? Nasıl verdi? Biz neden böyle görmüyoruz?’ diye yorumlar yaptılar. Bu tarz yorumları daha önce asla yapmıyorlardı tabiî! ‘40’ların da altına düşer, son seçimden daha da aşağı doğru seyreder’ diyorlardı. Oranın kanaat önderleri, politologları ve uzmanları çok ciddî tahminlerde bulunuyorlardı bu konuda. 
 
Ama ertesi gün şunun görüldüğünü anladım: Avrupalılar, bükemedikleri bileği öpüyorlar. ‘Bu adam bu işi çok iyi biliyormuş, bu bir sihirbaz!’ dediler. O zaman tüm Avrupa ve dünya basını, Sayın Cumhurbaşkanı’nı bir ‘demokrasi sihirbazı’ olarak gördü yani. Türkiye’de yapılan Yüksek Seçim Kurulu manipülasyonları gibi şeyler de olmadı. Avrupa Birliği’nin gözlemcileri çok net söylemlerde bulunuyorlardı çünkü. ‘Seçimlerde sorun yok!’ diyorlardı. O objektif yorumlar çok etkili oldu ve asparagas haberlere kimse tevessül etmedi. O tarz klasik manipülasyonlar daha çok Türkiye’ye özgü bir durum. Eski Türkiye’nin bakiyesine...
 
Avrupa toplumları o tarz bilirkişilere çok îtibâr ediyorlar. Almanya’nın objektif tarafı bu! İşte biz o matematiğe girmeli, o hattı kesinlikle fethetmeliyiz! Biz 1800 ve 1900’lerde çok zarar görmüşüz onlardan. Onlarla olan ittifaklarımız sebebiyle fazla mağdur olmuşuz. İhtiyaç duyduğu anda bizimle Birinci Dünya Savaşı’nda birlikte olan Almanya, Kafkasya’da Ruslarla çarpışan İslâm ordumuzla savaşmıştır bizim. Çok büyük bir olaydır bu! Bizim halkımızın da, Alman halkının da bilmesi gerekir bunu.
 
Nuri Paşa, Enver Paşa’nın kardeşi… İslâm ordusunun başındaydı ve Almanlar onlara karşı savaştı. Yine İngilizler bu organizasyonun da başındaydı tabiî. ‘Kafkas İslâm Ordusu’ adı verilen bu ordu, Osmanlı, Azerî ve Dağıstanlı askerlerden oluşuyordu. Ve Ruslar perişan oldular. Yani biz en iyi askerlerimizi, en seçkin insanlarımızı Avrupa’ya gönderdik onlar için. Galiçya Cephesi’nde binlerce şehidimiz var. Onlarsa Ruslarla beraber olup İslâm ordumuza karşı savaşıyor, bize zarar veriyorlar. O emperyalist bakışı düşünün! Bizim oradaki ilerleyişimizi durduruyorlar. 
 
İşte bu gerçekleri hem onların toplumuna, hem de kendi halkımıza anlatmamız lâzım!”
 
Yıldız’ın çağdaş sürgünlerinden biri olan Gergerlioğlu kimdir?
 
Muhammed Taha Gergerlioğlu, bir Şâzelî, Nakşibendî ve Hâlvetî meşâyıhı olan ve II. Abdülhamid Han’ın yakın kadrosunda yer alarak çok uzun yıllar Yıldız Sarayı’nda vazîfe yapan Abdurrahman Efendi’nin torunu. Ayrıca 18. kuşaktan da Somuncu Baba Hazretleri’nin sürgünü…
 
Abdülhamid Han’ın tâlimatıyla 17 yıl gibi uzun bir dönem Yıldız’da, kendisine tahsis edilen mekânda yaşayan Abdurrahman Efendi, Osmanlı döneminde Urfa civârında yaşamış olan sülûk ehli bir zât. Eyyûb Peygamber’in kabri olan Urfa’daki makamın yanında yatıyor bugün. İlyas, Elyasa ve Eyyûb Peygamberlerin üçünün de kabri olduğuna inanılan Urfa-Viranşehir arasındaki yerde… 
 
(Eski Ahit’te “Elişa” ismiyle anılan Elyesa Peygamber’in mezar ve türbesi, bir rivâyete göre Zülkifl Peygamber ile birlikte Diyarbakır’ın Eğil ilçesindedir. Başka bir rivâyete göre ise Eyyûb Peygamber'i ziyârete giderken vefât ettiği Urfa’da, onun türbesinin güneybatısındadır ve asırlardır Elyesa Peygamber’in makamı olarak ziyâret edilmektedir.) 
 
“Yıldız Sarayı’nda bulunan ve şu an Malta Köşkü olarak anılan o nezih bina, II. Abdülhamid Han tarafından dedeme tahsis edilmiş” diyor Gergerlioğlu. 17 yıl kadar kalmış orada. Ta ki II. Abdülhamid Han’ın hâlliyle beraber Devlet-i Âliyye-yi Osmâniyye’ye ait emanetleri tevdî edip tekrar Urfa’ya avdet edene kadar…
 
Metafizik istihbaratın kalesi: Yıldız
 
Yıldız’da dilden dile konuşulan, kerâmet düzeyindeki birçok manevî hâller de olmuş ayrıca. “Abdurrahman Efendi tasarruf sahibi, hikmet ve irfân ehli bir zâtmış. Çok enteresan vakâlar dinlemişimdir halalarımdan”  diyen Gergerlioğlu, aslında “metafizik istihbarat” denilenin de bu iklim olduğunu düşünüyor ve şu ilginç tespiti yapıyor:
 
“Türk Devleti’nin metafizik istihbaratı çoğunlukla kurumsal bir yapı olarak tasavvur edilir. Aslında gerçekten metafizik bir teşkîlattır o. Zâhirde varlardır ama bir kurumsal kimlik ve mekânsal beraberlik yoktur aslında. Ve bu farklı yapıyı mekaniğe ve görünene dayalı Batı zihninin anlaması gerçekten zordur. Bu sistemi algılayabilmeleri için Müslüman olmaları gerekir önce.”
 
Necip Fâzıl’ın alnından öptüğü, ruhu kalıbına sığmayan genç
 
Gergerlioğlu’nun babası Muhittin Bey ise, dindarlığını gizlemeyen bir memur olması sebebiyle tam 33 tâyin görmüş, bir ömür Anadolu’nun o şehrinden bu kasabasına savrulmuş bir memur. Hürmetle yâd ettiği babasını şu sözlerle anlatıyor Taha Gergerlioğlu:
 
“Şeriatçı, râbıtacı, dindar, mütedeyyin bir memur olduğu için sık sık tâyin gördü peder. Sürekli o beldeden bu kazâya, o şehirden bu şehre gittiğimiz için ilkokulu yedi, İmam-Hatip’i de beş ayrı yerde okudum ben. 
 
Babam ehl-i tasavvuf biriydi. Fakat hep dik duran, çok onurlu, şecaatte de Hz. Ömer gibi bir kişilikti. Hatta yapıca halim selim çocuklar olduğumuz için kızardı bize, ‘Pısırıksınız!’ derdi. Kardeşlerime bazen, ‘Yürüyün, şu adamı gidip dövelim!’ filan derdi. ‘Baba!’ der, ‘Ne yapıyorsun sen?!’ diye itiraz ederdik; ‘Allah için dövülmesi lâzım oğlum!’ derdi.
 
Bir dönem, Denizli’deki MİT sorumlusunun Müslümanlara yaptığı eziyeti tespit etmiş, kalkıp adamı sorgulamaya gitmiş mesela. O kişi pedere, ‘Sen ne haddini bilmez adamsın!’ deyince de, ‘Asıl sen ne biçim Müslümansın?! Allah var! Ve ben, Müslüman kardeşlerim için sana bunu hatırlatmaya geldim. Ama bu dilden anlamazsan başka dilden de konuşurum!’ demiş. Adam ‘Hangi dilden!’ deyip bir hareket yapmak istemiş pedere, o da güçlü bir adam tabiî, karşılık vermiş. ‘Bir tane vurdum, devrildi; adamda da hiç iş yokmuş!’ derdi. Yani cevvâl bir yapısı vardı pederin. Üstad Necip Fâzıl’la yakın olmalarına sebep olan da bu cevvâl yapısı aslında…”
 
Soyadı Kanunu ile “Dinç” soyadını alan, ancak daha sonra “Gergerler” olarak bilinen soylarından dolayı bunu babasının isteği ile “Gergerlioğlu”na çeviren Muhittin Bey, Üstad Necip Fâzıl’ın, Abdülhakim Arvasî Hazretleri’nin, ehlullahtan ve edebî çevrelerden birçok değerli ismin, âriflerin ve şâirlerin muhabbet beslediği çok sevilen bir kimlikmiş.  
 
Bu çevrenin kendisine muhabbet duyma sebebi ise daha çok mücadeleci bir yapı taşımasından kaynaklanıyormuş. Bir gün Ankara Üniversitesi’nde öğrenciyken, 10 Kasım töreninde Kemalettin Kamu’nun “Kâbe Arap’ın olsun, bize Anıtkabir yeter!” şiiri okunurken dayanamayıp haykırmaya başlamış yine Muhittin Bey. “Bu kadar da olmaz!” nev’inden sert bir tepkiyle çıkış yapınca olay büyümüş. Derken hâdise, alışıldık “İrticâ hortladı!” yaygarasıyla gazete manşetlerine konu olacak kadar duyulunca bir dönem saklanmak zorunda bile kalmış. “Zaten peder, ‘Bize o olaydan sonra mührü vurdular! Artık biz iflâh olmayız!’ derdi hep. Biliyordu mantığı” diyen Gergerlioğlu, 1952’de yaşanan bu olaydan sonra Veterinerlik Fakültesi’nden uzaklaştırıldığını da söylüyor babasının. Sonrasında da mimlenmiş ve ardı arkası gelmeyen sürgünler başlamış zaten. 
 
Koca üniversitede Muhittin Bey’le beraber altı genç varmış namaz kılan; bunlardan ikisi de Sezai Karakoç ile Mehmet Şevket Eygi’ymiş. Bodrum katlardan birinde, tuvaletten bozma küçük bir yeri mescit yaparak gizli gizli kılıyorlarmış namazları. Sonra o da yakalanıp olay olmuş yine.
 
“Ankara Üniversitesi’nde 3 bin talebe var o zaman. Ama bu altı arkadaş, kalorifer yok, başka bir şey yok, Ankara’nın o soğuğunda sabah namazı için çeşmeye kalkıyorlar ve ‘Hangimiz önce abdest alacak?’ diye kendi aralarında yarış ediyorlar. ‘Hiçbir konuda birbirimizle yarış etmezdik ama sabah namazında yarışıyoruz. O soğuk suda ilk abdesti kim alacak diye mücadele ediyoruz’ derdi peder. Ve bizi sabah namazlarına kaldırırken de hep bu hikâyeleri anlatırdı” deyip ekliyor Gergerlioğlu:
 
“İşte o 10 Kasım törenindeki büyük hâdise basına yansıyınca, Üstad Necip Fâzıl da duyuyor bu olayı. ‘Ankara’ya gideceğim, o genci tanıyıp alnından öpeceğim!’ diyerek babamı görmeye geliyor. Üstad’la tanışmaları da oradan başlıyor işte! 
 
Peder, Sezai Karakoç ve Mehmet Şevket Eygi, Üstad’ın geleceğini haber alıp Ankara Garı’na gidiyorlar karşılamaya. Üstad trenden iniyor ve ‘O genç hanginiz?’ diyor hemen. Peder utana sıkıla ‘Benim!’ deyince, ‘Gel! Gel de bir alnından öpeyim seni! Ruhu kalıbına sığmayan gencim benim!’ diyerek sarılıyor ona…”
 
Üstad Necip Fâzıl ve Osman Yüksel Serdengeçti gibi birçok isimle yakın dostluklar kuran Muhittin Gergerlioğlu, tasavvuf tarafı kuvvetli bir insan olduğu için iletişim kurduğu edip ve şâirleri manevî sohbetlere taşımasıyla da ünlüymüş. “Şurada bir sohbet var, haydi gidelim!” diyerek sürekli edebî çevrelerle tasavvufî çevreler arasında aşılama yaparmış.  Şâirlik tarafı da olan ve bazen ilham geldi mi saatlerce yazan ve söyleyen babasının Üstad’ı karşılamaya gittiği gün yaşanan bir anıyı da şu cümlelerle özetliyor Gergerlioğlu:
 
“Üstad Ankara Garı’na geldiğinde, bir çantası varmış elinde. Peder de hemen elinden alıp taşımak istemiş tabiî. Ama Üstad, ‘Olmaz!’ demiş, vermemiş, ‘Onu ancak Sezai taşıyabilir!’ demiş ve Karakoç’a vermiş çantayı. 
 
O ifadeyi ve ânı o tok ses tonuyla bir canlandırın hafızanızda… Müthiş tabiî! Hatta peder, Üstad’ın o karizmatik söylemlerini taklit ederdi bazen; o tonlamasını filan…
 
Geçenlerde de Sezai Karakoç Üstadı gördüm. Beni görünce hemen ‘Muhittin Dinç’ geliyor tabiî hatırına. Babamın soyismi öyle çünkü o zaman… ‘Muhittin’in oğlu, nasılsın?’ dedi yine, hasbihâl ettik biraz. ‘Efendim, Üstad Necip Fâzıl Kısakürek sizin, gelecek iki yüzyılın düşünürü olduğunuzu söylermiş, babam hep öyle söylerdi’ dedim. Yanındaki dostları meraklandılar tabiî hemen ve ‘Üstad ne diyormuş, ne diyormuş?’ diye heyecanla sordular. Sezai Bey de her zamanki mütevazı tavrıyla ‘Yok bir şey! Yok bir şey!’ deyip kapadı hemen üzerini…”
 
Horasan Erenlerinin sürgünleri, Somuncu Baba’nın torunları: “Gergerliler”
 
Gergerlioğlu Ailesi, Soyadı Kanunu sonrasında “Dinç” soyismini almış. Daha doğrusu verilmiş. Fakat Muhittin Bey’in babası Mustafa Bey, yani Taha Gergerlioğlu’nun dedesi, “Oğlum! ‘Dinç’ soyismi bizim soyumuza ait değil. ‘Gergerlioğlu’ yapın onu!” deyince Muhittin Bey de değiştirmiş soyadını.
 
Taha Gergerlioğlu, biri Suriye’de, biri de Türkiye’de “Gergerliler” ismiyle anılan iki damar olduğunu ve ikisinin de Horasan’dan gelen kol olduğunu söylüyor. Yani Gergerlioğlu Ailesinin, Horasan Erenlerinin birer sürgünü olduğunu söylemek mümkün. “O göç yolları çok önemli! Aile de buna dikkat etmiş” diyen Gergerlioğlu, son iki yüzyıldır Urfa’da olduklarını ve “Gergerliler” lakabıyla tanındıklarını ifade ediyor. Aile son iki yüzyıldan evvelki iki asırda ise Darende’de olmuş. II. Abdülhamid Han’ın yakın dairesinde olan büyük dede Abdurrahman Efendi’den sonra Ali Dede, onun ardından da Mustafa Dede geliyor. Taha Gergerlioğlu’nun babası Muhittin Bey, Mustafa Dede’nin oğlu.
 
“Babamın bütün derdi, erkek evlatlarını İmam-Hatip’te okutmak, sâlih ve sâliha evlatlar yetiştirmekti” diyen Taha Gergerlioğlu, kardeşlerini de şu şekilde sıralıyor:
 
“Üç kız, dört de erkek olmak üzere, toplam yedi kardeşiz biz. Muhammed Taha, Muhammed Emin, Muhammed Mustafa ve Ömer’ül Fâruk… Mustafa Ağabeyim Hakk’a yürüdü, diğer kardeşlerimiz hayatta. Kız kardeşlerimiz de Hatîce, Medîne, Fâtımâ Aynur ve Büşrâ…”
 
Bir ömre 33 tâyin sığar mı?
 
“Peder Anadolu’da birçok Ehlullahı ve mürşîd-i kâmili ziyâret ederdi. Her tâyin olduğu yerde, oranın bilinen ve bilinmeyen mürşitlerini arardı. Yani oranın velî zâtlarını… 
 
Bu tür ziyaretlere beni de götürürdü hep. Ayrıca küçüklüğüm manevî sohbetlerle ve pederin dostları olan şâirlerin, Yûnus gibi halk şiirleri söyleyen insanların arasında geçti hep. Eskiden Anadolu’da, sokaklarda şiirler söyleyen, doğaçlama dörtlükler okuyan insanlar vardı. Okumaya başladıkları zaman, oturup yazılması gereken beyitler söyler, adeta mayalarlardı insanları; akar giderdi o beyitler peş peşe. İşte o söylemler çok tesir etmiştir ruhuma. O zaman çok daha mümbitti toprak, bu kadar çorak değildi sanki. Kısacası halkın beş vakit namaz kılan ve eşi kapalı olan dindar bir memur görmesi önemliydi o zaman. Bundan dolayı sevilen bir insandı peder.
 
Tabiî halkın bu sevgisi, meslek hayatına da 33 tâyin olarak yansıdı. Bu tâyinlerin büyük bir kısmına ben de şâhitlik ettim tabiî” diyor Gergerlioğlu. 
 
Taha Gergerlioğlu 1956 yılında, Urfa’da doğmuş. Sonrasında ise Erzincan, tekrar Urfa-Viranşehir, Urfa-Merkez, Antep ve İslahiye gibi birçok yere gitmişler. “Urfa’dan Rize’ye gidişimizi, bir süre Rize’de kalıp tekrar Urfa’ya dönüşümüzü çok iyi hatırlıyorum” diyen Gergerlioğlu, o hareketli yılları şu cümlelerle anlatıyor:
 
“Urfa’dan tekrar İzmir-Bergama’ya gidişimiz, oradan Isparta-Şarkî Karaağaç’a ve Şarkî Karaağaç’tan da Konya’ya geçişimiz hatırımda hep. Konya’dan Konya-Karapınar’a, Karapınar’dan da Giresun-Alucra’ya gitmiştik. Ve Alucra’dan da tekrar Aydın’a… Aydın’dan sonra da Denizli, Antalya ve nihâyet Bursa var. Ama Denizli’den İhsaniye’ye, Antalya’dan Kaş’a ve Gazi Paşa ilçelerine de gidip gidip geldi peder...”
 
Kimi üç ay, kimi bir ay, kimiyse bir yıl süren ve tam anlamıyla bir eziyete dönüşen bu tâyinler uzun yıllar boyu devam etmiş ve Gergerlioğlu’nun ifadesiyle “devletin şeriaten sicili en bozuk memuru” olmuş Muhittin Bey. “Bu adam râbıta üyesi, şeriatçı, çok tehlikeli bir adam!” söylemleriyle oldukça meşhur olmuş.
 
Taha Bey anlatıyor:
 
“Fakat toplumda ne kadar tarikatçı, Nurcu, Süleymancı vs. gruplardan insan varsa, hepsi de pedere gelirdi. Çünkü hepsiyle barışıktı. ‘Allah bunlardaki ayrılığı rahmet için yaratmış. Eğer bir bütün olsalar, ezerler!’ derdi babam. ‘Biri el, biri ayak, biri göz olacak ve bu farklılık büyük rahmete dönüşecek. O yüzden hepsini sev onların! Hepsinde ayrı bir özellik var!’ derdi. Yıl 1969’du… 
 
Beni 1969’da Konya’dayken Süleyman Efendi Cemaati’ne verdi ilk. Orada Kur’ân-ı Kerîm okudum. O dönem Süleyman Efendi Cemaati İmam-Hatiplilerle uyuşmazdı pek. Ama ardından da İmam-Hatip’e gönderdi beni ve orada okumaya başladım. Sonra o dönemdeki Yazıcılar-Okuyucular grubuna verdi. Fethullah Gülen’in de İzmir’de olduğu zamanlardı. Aydın’a gidip geliyordu; bizim evimizde de iki üç gün kalmıştı hatta.
 
Sonra Mücadeleciler’e verdi bizi peder. Öncekilere göre bambaşka bir yere yani… O zaman Aykut Edibâli’nin oluştuğu zamanlardı. Onun ardından da ‘Oku Mecmuası’ vardı. Yani oradan oraya, oradan oraya gezdirdi beni. Ve bugün çok daha iyi anlıyorum ki bilinçli yapmış bunu. Bize o bütüncül bakışı verebilmek adına…
 
Ama tasavvufî sohbetler dâimîydi. Onlara hep götürdü. Devamlı! Zaten ağzındaki şey şuydu onun: ‘Beklenen o çimlenme tekrar tasavvufla olacak! Başka şekilde olmaz!’  
 
Ama bu çimlenme için sağlam bir îtikat gerektiğini de üzerine basa basa söyler, ‘Ancak onun üzerinde olacak!’ derdi. Ve ben sonra anladım ki, pederin altını çizdiği o sağlam îtikat, Mâturîdî inancı… Pederin bunu anlatmak istediğini çok sonra fark ettim.
 
Çok imanlı bir adamdı babam. Resûlullah’ın adını duyduğunda gözleri sessiz sessiz akardı. Yaşlar şıpır şıpır dökülüverirdi birden. Tatlı bir ânımızda bile olsak, o dakika başlardı gözlerinden dökmeye. Çok okur, çok zikrederdi. Tetebbuat yönü de çok gelişmişti. Bir zaman evimizde, yayınlanmış sayısız dergiyi birlikte sakladık. Urfa’da bir yere… Artık saklanmasına gerek olmayan zamanlarda da gençlere dağıttı hep onları. İslâm mecmuaları, fikir dergileri, birçok yayın... Peder, üretken bir insandı.”
 
Hacı Muhammed Harrânî Hazretleri ve Bursa’ya hicret
 
Babası Muhittin Bey gibi, zamanın manevî işaretlerini okumayı kendine vazîfe bilen Taha Gergerlioğlu, çocukluğunda babasından dinlediği hâdiseler ve büyükler içerisinde Hacı Muhammed Harrânî isimli zâtı çok özel bir ilgi ve muhabbetle yâd ediyor:
 
“1966 yılında, Hac esnasında pederin karşılaştığı bir zât var: Hacı Muhammed Harrânî Hazretleri… 
 
Ladikli Hacı Ahmed Ağa Konya’da o zaman, peder de ziyârete gidiyor onu. ‘Efendim, Hacca gideceğim. Bana Medîne’de ya da Mekke’de kime gitmem gerektiğini söyler misiniz? Tavsiyenizi almak istiyorum’ diyor. Ladikli Hacı Ahmed Ağa da, ‘Vallahi baytar kardeşim, Medîne’nin poyrazında Hacı Gaffar Efendi, kuzeyinde de Abdülkerim Efendi oturur. Sen git, A